25 Şubat 2010 Perşembe

Hello Kitty!!

Dün gece ben yok New York'tu yok bilmem neydi öyle bir hayal alemine dalmışım ki, Buse'nin üst üste aramalarını zar zor duydum. Telefonu açmamla müjdeli haberi almam bir oldu:

Efendim, Hande'm; pamuğum, gülüm, keten helvam, Yüksektepe ailesine bir kız birey daha eklemiş bulunuyor!!!
Deniz ve Piraye'nin düğün telaşesinden henüz atlayıp Kopenhag'a gidebilmiş değilim, buradan sevgili dostuma, enişteme ve minik kediciğe özürlerimi sunuyorum:)

Aileye hoş geldin ufaklık!
Umarım annen en kısa zamanda sana bir isim koymayı başarabilir de, seni "Baby Yüksektepe" diye çağırmaktan kurtuluruz!
Hayatta en güzel, en ışıltılı şeyler senin olsun!

P.S: Murat, yandın sen!




24 Şubat 2010 Çarşamba

Çok fena New York'um geldi...
Dersler olmasa da atlasak jete kaçsak!
Orada otursam, şarkılar yazsam, ahhh ah!
Nostaljiye bağladım gene!





i want to wake up in the city that never sleeps...




Yeniden sınıfta!



Bir süredir İstanbul Üniversitesi'nde tekniğimi ilerletmek adına bestecilik dersleri alıyorum. Kara'yla aynı dersi alıyor olmak, ne yalan söyleyeyim, çok hoşuma gidiyor. Hiç yaşayamadığımız o "üniversiteli aşık" mizansenini, kampüste doya doya yaşıyoruz.

Ama kocam tembel bir öğrenci! İtiraf ediyorum, tüm notlarını benden fotokopi alıyor! Yetmiyor, dersimi de bloke ediyor! Her ders amfide tam arkama oturuyor, saçımla oynuyor, ensemi gıdıklıyor! Gel de delirme! Gel de delirme... Hoca diyor; "Armoni ve biçim bilgisi", benim aklım başka yerlerde...!

Yine de Kara'yla aynı yerde olmak çok eğlenceli. Ders aralarında koşup kahvemi getiriyor, sigaramı yakıyor, hizmette sınır yok yani ;) Utanmasa çayımın şekerini atıp karıştıracak da! Bazen birbirimizi tanımıyor ayağına yatıyoruz, koridorda yolumu kesiyor, deri ceketinin yakalarını kaldırmış, bir havalar bir edalar... "Pardon saatiniz kaç?"
Güleyim mi, kızayım mı, yoksa hart diye ısırayım mı karar veremiyorum!

19 Şubat 2010 Cuma

Street Fighter!

Bikem İşcan olarak günlerim, şimdilik sakin ve huzurlu geçiyor. Balayı için kendimizi şehirden şehire vurmak yerine, evde kalıp yeni aile yaşantımıza adapte olmayı seçtik. Öyle ya! Kara'yla çok uzun bir zaman dilimini çeşitli şehirlerde kaçamaklar ve çocuklarıma anlatmak istemediğim (!) çılgınlıklar yaparak geçirdik. Ama hiç, bir evde, daha doğrusu evimizde oturup da evcilik moduna geçmemiştik. Agresif ve fevri yapıma ters olmakla beraber, bu yeni rolümü oldukça sevdim.

Dün akşam üzeri, mutfakta yeni tariflerle uğraşıyordum. (sufle maceramı hatırlayanlar beceriksizliğimi bilir) Aniden, Cinnamon'un kapı ağzında deli gibi havlamasıyla irkildim. Kara'nın sesi geliyordu, "oğlum sus, yavaş!"

- Sevgilim?
- Merhaba hayatım!
- Hoş geldin.

"Hoş bulduk, hoş bulduk" diyerek banyo kapısına doğru seyirtti. Ancak evden içeri adım attığından beri henüz yüzünü görememiştim, bir sebeple yüzünü benden gizliyor, banyoya girmek için acele ediyordu. Fırlayıp omuzlarından yakaladım ve kendime döndürdüm. Manzarayı görmemle çığlığı basmam bir oldu:

- Bu ne hal!!!???

Kocamın sol şakağının az üstü, büyücenek bir bandajla kapatılmıştı, dudağının kenarı ise hafifçe şişmişti.

- Dayak mı yedin? Nasıl yani?
- Sevgilim...
- Otur şuraya çabuk!

Elimdeki ahşap yemek kaşığı ve "CookStar" yazan önlüğümle ne kadar sert görünüyorsam artık...

- Anlat!
- Ya şimdi biz arkadaşlarla graffiti yapmaya çıktık.
- Eee?
- Eeesi, ben tam eserimi tamamlıyordum...
- Eser?
- Ya kaldırma kaşını da dinle işte... Spreyimin bittiğini farkettim. Tam eğilmiş çantamdan yeni sprey çıkaracaktım ki, öfkeli bir vatandaş arkamdan yetişip "Vay itoğlu it, kamu malına zarar ha, bunlar bizim vergilerimizle boyanıyor" diye elinde sopayla vurmaya başladı!
- Offf...
- İşte, o arada biraz hasar aldım.
- Nasıl bir hasardan bahsediyoruz?
- Adama yumruk attım, o arada benim dudak gitti, alnıma da dört dikiş atıldı mühim değil.
- E polis?
- Yahu ne polisi... Ordan esnaf yetişti ayırdı kavgayı polislik bir durum olmadı, iş o boyutlara gelmedi.
- Enkaza dönmüşsün!
- Sen bi' de karşı tarafı görecektin!
- Hep öyle derler zaten...

16 Şubat 2010 Salı

Mrs. İşcan? Yes, that's me!



An itibariyle yarım saatlik evliyim!
İnanılır gibi değil... İlk gördüğümde "Kim ya bu ağzına geleni konuşan densiz?" diye yan yan süzdüğüm adam, bugün benim kocam.

Tüm bu tantana bittiği için sevinçliyim aslında. Evet, herşeyin ayarlanması uzun sürdü, ben çok gerildim, çevremdekileri gerdim, en ufak hatayı bile dava konusu ettim ama hepsine değdi.

Bir kere, düğünümüzün sıradışı bir organizasyon olduğunu itiraf etmeliyim. Hani gelin mekana kuğu gibi süzülerek girer, damat -adı üzerinde- damat traşlıdır, herkes ayağa fırlayıp otomatiğe bağlanmış gibi alkışlamaya hazırdır. Herşey pembe ve beyaz tonlarındadır... Yok işte, bizimkisinin bu gibi düğünlerle alakası yoktu!

Bir kere herşey siyah ve kırmızı renklerdeydi. Salonun her yerinde siyah tüylü, siyah kristal zincirli, bordo renkli güller ve ruffled tulip diye tabir edilen kızıl kan lalelerinden görmek mümkündü. Mekanın yüksek tavanına gerilen minik ampüller, yerden bakınca havada binlerce ateş böceği uçuşuyor ya da yıldızlar göz kırpıyor gibi bir efekt yaratıyordu. Yüksek ayaklı bronz şamdanlarda ve masaların üzerinde yanan kesme kristal dilek mumlarını saymıyorum bile!

Tabii ben, bu romanlardan fırlamış gibi duran atmosferin, planladığımdan çok daha harika durduğunu düşünürken gelinliğimin eteğine basmış bulundum! Zarif giriş demiştik değil mi? Here comes the bride falan? Yok kardeşim! Kocam -ahaaa artık ona kocam diyebilirim!!- dirseğimden yakalamasaydı bildiğiniz yere yapışıyordum.



Kocamm... Kocam, kocam, kocam! Valla insan damat deyince hani böyle sinek kaydı bir damat traşı, özenle şekillendirilmiş saçlar, cilalanmış rugan ayakkabılar bekliyor değil mi? Ama Kara, Londra'nın gördüğü en sıradışı damatlardan biriydi. Keçi sakalı, uzun dağınık saçları, kurukafalı gümüş kol düğmeleri ve asker botları! Tabii bir de smokin!:)



İşin "hiçbir etki altında kalmadan" kabul etme -chanelle 69 etki kapsamına giriyor mu?- kısmını atlatıp resmen karı-koca olduktan sonra, biz ipimizi koparttık. Cidden koparttık.
İçeni, coşanı, oynaşanı, sahneye fırlayıp eline mikrofon alanı, kahkahadan kırılanı! Ben bir ara Paris'in kuyruklu piyanonun üzerine oturmuş Rita Hayworth misalı martini yudumlarken gördüm, Alarcın da salonun öbür ucundan "Bikemmmm sağlam tepinn, ayakkabının altından adım mutlaka silinsinnn!!!" diye bağırıyordu!

Yorgunuummm... Başım tuttuuu...
Bir an evvel kendimi otelime atıp kocamla güzel bir uyku çekmek istiyorum.
Sonra ver elini İstanbul!

Special gifts for our special guests!



Bunların hazırlanması da, dağıtımı da tam bir lojistik mücadele oldu, ne yalan söyleyeyim!!!
Bugün yanımızda olan tüm dostlarımıza sonsuz teşekkürler!

15 Şubat 2010 Pazartesi

Arggghhh!!!!

Delirme Bikem, delirme Bikem!

Evli bir kadın olmama on saatten az bir zaman kalmışken nasıl sakin olabilirim ki?
Çiçekler hala gelmedi -Çiçekçi düğüne 3 saat kala getireceğine söz verdi, taze olmaları gerekiyormuş. Hele bir geciksinler! Dava açarım dava!- Kara da benim sinirsel durumuma güvenemeyip son denetlemeleri yapmaya ve smokinini almaya gitti.
Kaldım mı otel odasında bir başıma?
Gelinlik bana bakıyor, ben gelinliğe bakıyorum.
Sonra gidip aynaya bakıyorum, alakasız bir yerden kaşımın çıktığını görüyorum. Tam elimde cımbız onu hallediyorum, bu sefer manikürüm bozuluyor. Haydaa.. Elimde aseton, rakı beyazı oje, uğraş ki düzeltesin. Ojeyi halıya döktüm zaten!

İmdadıma, yol haritasını benim için değiştiren Buse yetişti.
Önce halıyı asetonla sildi, sonra elime viski-çikolata ikilisini tutuşturdu, baktı telkin fayda etmiyor, beni kolumdan tuttuğu gibi ardına kadar açık olan balkon kapısının önüne götürdü.

- N'oluyoruz ya aşağı mı atacaksın beni?
- Evet biraz daha mızıklanırsan asfaltı boylayacaksın! Hadi drama queenim benim, nefes al!
- ....
- Daha derin daha derin!

Ben biraz kafam yerine gelince, odaya geri döndüm. Hatun kişi hain hain sırıtıyordu.

- Ne?
- Düğün hediyeni getirdim!

Bu bakışları biliyorum ben! Kesin muzur birşey çıkacak! Kırbaç? Jartiyer? Afrodizyak? Kelepçe? Kobe aşkına, bu kadın "hell" lakabını sonuna kadar hakediyor!
Siyah kurdeleli kutudan, üzeri mücevherlerle bezeli bir muşta çıkmaz mı?



- A aaa... E manyaksın sen!:)
- Bak Bik, bu bizim Kâdi'yle olan mükemmel ilişkimizin sırrı, mutluluğumuzun anahtarı!
- Ne yani, bu Kara'yı patalamam gerek anlamına mı geliyor?
- Ayyynen öyle. Ayrıca bunu yarın düğün günü elinde aksesuar olarak da görmek istiyorum:)
- Uuu.. Sert gelin ha;)
- Kesinlikle!

Şimdi gece yarısını bekliyorum.
Gelin buketinden önce -çiçekçi bittin sen!- taşımam gereken bir şey var: Av tüfeğim!
Mis gibi stres atacağım!
Ama...
Yarın o çiçekler gecikirse... Bir aksilik çıkarsa... O av tüfeğini çok farklı şekillerde kullanmam gerekebilir, şimdiden söyleyeyim!

13 Şubat 2010 Cumartesi

Ta tamm! Gelinliğim geldi! (Çok Feci Spoiler Alert)

Sonunda gelinliğim geldi! Deniz sağolsun sabahtan atladı uçağa, bir koşu Talinn'e gidip Yuu ve Şafak'ın tur otobüsünde bekleyen cicilerimi kaptı geldi.
Elbisem hafif, uçuşkan, zarif, beyazın gümüşi tonlarında.
Kızların tüm ısrarlarına rağmen duvak yerine fascinator diye de tabir edilen tüllü tüylü minik vintage saç aksesuarlarını tercih ettim. Zaten oldum olası prensesvari şeyleri sevmem.
Genelde düğünler, gelin ve gelinlik üzerine kurulu olur, gelinliği gören aşağı yukarı düğün hakkında da bir ön izlenim elde etmiş olur.
Ama bu sefer kural tersine işliyor;)
Ben sadece temanın mütevazi bir parçasıyım hepsi bu...



Mmm...Chanelle 69! Tam da aradığım şey!!!


CREATED WITH PHOTOSHOP
STOCK IMAGES: CHANEL NO.5 AND MISS DIOR CHERIE


Grrr...



Uçak biletlerimizi alıp akşam Londra'ya gitmek üzere kalan eşyalarımızı toparladık. Önden yolladığım arabamın yerine sağ salim ulaştığı haberini almak ruhumdaki yükü biraz hafifletti tabii... Ama bu yine de benim iflah olmaz sakarlığımın tutmasının önüne geçemedi. Pasaport kontrolü için kontuarlara doğru ilerlerken olan oldu, içini "fazla" doldurduğumun çantamın sapı, zaten heyecandan titremekte olan elimden kayıverdi. Onu dengelemeye çalışırken hopp diğerleri de! Sonuçta elimde bir yığın çantayla kendimi Atatürk Havalimanı'nın zemininde dağınık toplarken buldum! Kara, zavallım gülsün mü ağlasın mı, benim küfür yağdırma bombardımanıma mı göğüs gersin ne yapsın bilemedi.
Şimdi uçaktayız...
Şu son iki günü de bir kazasız belasız atlatsak daha ne isterim?


PHOTO CREDIT: GLAMOUR


11 Şubat 2010 Perşembe

5 more days to go...

Büyük güne beş kala, iyice elim ayağıma dolandı. Buse ve Yuu turnede olduğundan Hande'yle bir başıma oturmuş, deli gibi valiz toplamaya çalışıyorum. Hiç kolay değil! Gelinlik bir çantada, aksesuarlar bir çantada, gecelikler, kremler, ıvır zıvırlar ayrı çantada! Kara'nın eşyalarını saymıyorum. Bugün tüm gerekli malzemeleri derleyip otomobilimi çekiciyle Londra'ya yollamam gerekiyor ve henüz tüm aramalarımı tamamlayamadım bile!
Kobe bana sabır ver...


6 Şubat 2010 Cumartesi

Cizıs Kırayst!



- Hay ben böyle işin!
- Ne oldu?
- Pasaportum yok!
- Ne demek yok?
- Valla yok, iç cebimdeydi, lanet olsun ya!
- Emin misin?:))
- Gülme bak, gülme!
- Ahaha tepene kadar kızardın, bunu çekmem lazım!
- Ya Bik çekme, pasaport yok diyorum huu!
- Yok valla çekicem!
- BİKEM!!!
- Gülümsee!!

* Pasaportu elinde sallar*

- Ya off!!!! Bittin sen kızım, bittin!

Gerisi havaalanı kovalamacası:)
Bilanço: Sol bileğin iç kısmında çekiştirmeden mütevellit kızarıklıklar, yine sol omuzda ısırık, hırsla öpülmekten ve sakallardan tahriş olan dudaklar.
Adamın hiddeti bile seksi!

Yatağımdaki yabancı!

Bu adam var ya bu adam, benim nişanlım olan hani!? Uyku sersemi gene yüreğime indirdi!

Sabahın altısında kendiliğimden uyandım. Beni neyin uyandırdığına dair hiçbir fikrim yoktu, normalde kalkış saatim sekizdir, sekizden önce top patlasa gözümü açamam. Kalkıp şöyle bir evi dolandım; herşey yolundaydı: Kapılar kilitli, camlar kapalı, hava daha tam aydınlanmamış ve herkes uyuyor. Kara dün gece bende kalmamıştı, halen eski dairesindeki kişisel eşyalarını toparlamaya çalışıyordu.
Çıplak ayaklarımı sürüye sürüye yatağıma geri döndüm.

...

Ne kadardır uyuduğumu bilmiyordum, odamın kapısının hafifçe aralandığını duydum. Beynim kapalı devre çalışmaya devam ediyordu, ayak seslerini duyuyor ama tepki veremiyordum. Uyanasım yoktu.

- Solnuşkaaa...
- Mmm...
- Sol? Solnuşkaa'm!

Omzuma bir öpücük kondu, Kara gelmişti. Öyle rahat uyuyordum ki! Ne olurdu şimdi beni uyandırmaya kalkışmasa da yanıma girip o da vursa kafayı!? Yok, illa kaldıracak. Bir öpücük... Bir öpücük daha.

- Yaaa!

Kaidemi dönüp, kafamı devekuşu gibi yastığın altına sokmamla beraber, Kara'nın usulca yanımdan kalktığını hissettim.
Çok da umrumdaydı! "Uyu Bikem uyu. Gitsin içerde çayı koysun, kahvaltı hazır olunca uyandırsın" diye geçirdim içimden. Ama hala odadaydı, çünkü içeri girerken kapıyı kapattığına emindim ve henüz bir başka gıcırtı da duymamıştım.
Derken, ayakucumda bir ağırlık hissettim.
"Aşkım n'apıyorsun yaaa?" diye mızıklandım, ama bu Kara olamazdı! "Ağırlık" bacağımdan kalçama, oradan da sırtımı yürüyordu! Dört ayaklı!
Ani hareketlerden kaçınarak kafamı usulca yastığın altından çıkarttım. Uyku muyku kalmamıştı! Kara'm güldü:

- Hatun kalk bakalım!
- Ay bu ne??

Yatakta hafifçe yan dönmemle beraber dengesini kaybeden yavru, yorganın üzerine yumuşak bir iniş yaptı!

- Nerden çıktı buuu?
- Düşündüm düşündüm, bizim neden köpeğimiz yok dedim:)
- Bak sennnnn!!!!!!

Bal-tarçın arası tüyleri olan bu ıslak burunlu, şiş göbekli yavru, kuyruğunu sallayarak o hantal halinden hiç beklenmeyecek bir çeviklikle kucağıma atladı. Tasmasının altını kaşımaya başladım; sevgilim bu ufaklığa kiremit kırmızısı çok güzel bir deri tasma almış, ucundaki madalyonu da üzerine isim yazdırmak üzere boş bırakmıştı.

- Adın ne senin bakayım ha, adın ne?
- Ohh baksana, hemen yerleşti benim tahtıma!
- El kadar bebecik eniği mi kıskanıyorsun sevgilim? Aaa.. Hem bak kendi rakibini kendi elinle getirdin baştan söyleyeyim!
- Biz erkek dayanışması yapacağız onunla, bak görürsün!
- Adı ne olacak bunun?
- Hımm..

Kucağımda karış karış esneyerek pembe dilini cömertçe (!) sergileyen bu minik et yumağına baktım.

- Buldum!

Ve böylece bugünümüz, yeni köpeğimizle oynayarak geçti. Gidip tasmasına adını -Cinnamon (Tarçın)- yazdırdık, veteriner işlerimizi hallettik, sağlık karnesini çıkarttırdık, sonra da kabıydı mamasıydı şampuanıydı bir dolu malzeme satın aldık. Tabii tüm bu işlemler sırasında beyefendi benim ceketimin içinde geziyor, arada aklına eserse kafasını dışarı çıkartıyor, sonra yine göğsüme saklanıp uyuyordu. Yakında beni annesi zannederse şaşırmayacağım!



3 Şubat 2010 Çarşamba

Teşekkür :)



Mutfak değil laboratuvar!



Tariflerle ilk günden bu yana hiç aram olmadı. Zaten ömrümün büyük bir kısmı (Datça'da yeldeğirmenine yerleşerek beni ev yemeğinden yoksun bırakan sevgili annemin pişirdiklerini saymazsak) hazır yemeğe tamah ederek geçtiğinden mutfak olayıyla pek alakam yoktu. Ancak "artık zamanıdır" dedim ve kendimi 220 dereceye ayarlanmış fırının başında buldum.

Tarifi, ailemizin baş gurmesi Piraye'den aldım. Ne kadar zor olabilirdi ki hem? Sucuklu yumurta kırmak ve makarna haşlamaktan başka bir kuzina yeteneği olmayan ben, bu sefer alakasız bir mecraya yönelerek sufle yapmakta karar kıldım. Malzeme karıştırmakla geçen ilk yarım saatin sonunda yumurtanın sarısıyla beyazını ayrıştırma çabalarım nihayet sonuç vermiş, bu arada malum yumurtanın kabuğu derin çırpma kabının içine düşmüş, ben de kaşlarıma kadar un olmuştum!

Kabaracak mı kabarmayacak mı diye binbir evhamla fırın başında geçen 20 dakikanın ardından eserim (!) ortaya çıktı. Souffle de Solnuşka, ça a l'air si délicieux! Öyle birşey işte!

Çatalı eline korkarak alan Kara'mın hala sıhhatte olmasına çok memnunum!

2 Şubat 2010 Salı

Havada AŞK kokusu var! - 2

Saat: 10.22

Kara'nın son bir haftadan bu yana devam eden gizemli davranışlarını çok da irdelememiştim.
Ancak öğlen saatlerine doğru gelen telefon, küvete yayılmış olan bendenizi yerinden fırlattı. Üzerimden sular sıza sıza cep telefonuma koştum.

- Sevgilim?
- Efendim canım?
- Şimdi, söyleyeceklerimi dikkatle dinle. Soru sormak yok tamam mı?
- Neden?
- Soru sormak yok demiştim!
- İyi, mızıkçılık yapmayacağım.
- Güzel. Saat tam 12'de Barba Rossa'da buluşalım. Tamam?
- Tamam tatlım, görüşürüz.

İşte bir gariplik daha!
Kısa konuşmanın ardından üzerimde kalan sabunları durulamak için kendimi tekrar duşa attım. Gardrobun önünde bir süre durdum. Öğlen yemeği yiyeceksek, abiye giyinmemin bir anlamı yoktu. Saçlarımı kuruttum, makyajımı tamamladım, üzerime vücuda yapışan bir jean, hafif dekolte bir bluz ve Paris'le aldığımız ince dore ceketi geçirdim. Hava şubat ayı olmasına rağmen şahaneydi nasılsa.


Saat 12.00

Barba Rossa'nın Boğaz'a nazır şahane masalarından biri bizim için hazırlanmıştı. Beş dakika sonra Kara, elinde neredeyse adam boyu bir paketle çıkageldi.

- Aşk?
- Hoşgeldin bi'tanem, üzgünüm azıcık geciktim ama bir yere uğramam gerekiyordu.

Göz ucuyla paketi işaret etti:
- Bu, senin için.

Ağır kutuyu kendime doğru çektim ve kurdeleleri çözdüm. Mekandaki herkesin göz ucuyla bizi kesiyor olması cabasıydı tabii. Paketten şahane bir kürk çıktı. Şaşkına dönmüştüm.

- Merak etme Bik, taklit kürk. Senin bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyorum.
- Gerçek gibi duruyor. Çok teşekkür ederim. De... Aşkım bahar geliyor?
- Bence buna bu gece ihtiyacın olacak.
- Nasıl yani?
- Hani soru sormak yoktu? Hadi, kalk gidiyoruz?

Nereye diye soramadım bile. Soru sormak yasaktı.



Saat 14. 17

Nereye gittiğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Jetteydik. Tek bildiğim soğuk bir yere gittiğimizdi. Zira Kara da, jette üzerini değiştirmiş, vücuduna oturan siyah balıkçı yaka bir kazak giymişti. Ben de kürkümle oturmuş, camdan dışarı bakarak nerede olduğumuzu kestirmeye çalışıyordum. Gürcistan üzerinden geçiyorduk.

- Delisin biliyorsun değil mi?
- Bu da soru cümlesi sınıfına giriyor bak!

Ayağa kalkıp çatlak sevgilimi kendime çektim ve susturdum.


Saat 15.00


- Sen bir harikasın! Yemin ederim harikasın!
Jetimiz Sheremetyevo Uluslararası Havalimanı'na kusursuz bir iniş yaptı. Şimdi neden kürk giymem gerektiğini anlıyordum. -17 derecelik soğuğuyla Moskova, önümüzde bir masal şehri gibi uzanıyordu.
İlk durağımız Kızıl Meydan oldu. Buz gibi havaya rağmen insanın içini ısıtan akşam güneşi altında buz pateni... Snegiri'de yemek ve halis muhlis Rus votkası...



O çakırkeyif kafayla sokak ortasında dans... Gecenin çökmesiyle birlikte kendimizi konser alanında bulduk.
Ne oluyor diye sormama gerek kalmadı.
Buse, Kâdi ve Murat Moskova'daydı.
Heroes of Rock konserindeydik!

- Bugün bunu kaç kere söyledim bilmiyorum ama sen gerçekten delisin!

Saat 21.26

- Şimdi sahneye, konuk sanatçı olarak Kara İşcan'ı çağırıyoruz!
Ben ne olduğunu anlayamadan Kara kendini sahneye attı. Buse gene yapacağını yapmıştı. Binlerce kişi çığlık çığlığa bağırırken, ben bu işin altından neler çıkacağını hayretle izliyordum.

- Spokoynoy noçi Moskova!!!!!

Çığlıklar yeniden yükseldi. Kara, konuşmasına önce Rusça, sonra İngilizce olarak devam etti.

- Beni sahneye davet eden Heroes of Rock ekibine çok teşekkür ediyorum. Şimdi, sıradaki şarkıyı müstakbel eşim Bikem Mumcu'ya armağan etmek istiyorum.
Buse devreye girdi:
- Bikem, sen de sahneye gelir misin lütfen?

Ve sahnedeydim. Kara; Buse, Kâdi ve Murat'la önceden anlaşmıştı. Demek Kara'nın ortadan durup durup kaybolmasının sebebi buydu. Benim için bestelenen şarkının provasını yapıyorlardı!

Bir elinde mikrofon, diğer eli avucumu sımsıkı kavrayan sevgilime bakarken içim eridi. Gözlerinde, sesinin her perdesinde eriyip kayboldum.
Şarkı sonunda sahnede, binlerin önünde öpüşürken, "Moskova gerçekten de bir rüya şehir" diye düşünmeden edemedim...




Havada AŞK kokusu var! - 1

Bu gecede kırmızı güller yoktu.
Kırmızı kalp şeklindeki kutulara doldurulmuş çikolatalar yoktu.
Kırmızı kadife kutulardan çıkan pırlantalar da.
Kırmızı şarap? Kesinlikle yoktu.
Peki sevgililer günüyle özdeşleşen tüm bu klişe tantanalar yoksa, o gece ne vardı?
Aşk vardı.
Dibine kadar eğlence vardı.
Ve tabii ki...
Şehri birbirine katan iki kafadar sevgilinin sokakları çınlatan kahkahaları vardı!
Bekleyin...;)




Elliniko Metrio, Kara ve Çakma Şöhretler



Turne bitmiş ve düğün hazırlıklarını kolaylamış olmama rağmen hala sabahları erken kalkma alışkanlığımdan vazgeçebilmiş değilim. Uyu be Bikem! Az dinlen, şımart kendini! Ama yok...
Güne başlarken en sevdiğim şey de, hiç kuşkusuz sabah gazetemi daha kimseler didiklemeden elime almak, kahvemi (en acısından elliniko metrio) yudumlamak ve bu arada da günün ilk sigarasını yakmaktır. Bunlar benim yıllardır değişmeyen klasik sabah ritüellerim...
Bu sabah da yine terasta ayaklarımı uzatmış gazetemi okuyordum. Kara'nın geldiğini duymadım haliyle. Kedi çevikliği ile daireden içeri süzülen sevgilim, usulca sokulup arkamdan sarıldı. Tabii bendeniz bayan sakarın boş bulunup sıçraması ve kahvenin de bacağıma dökülmesi bir oldu! Ben ah of demeye kalmadan, Kara temiz ıslak bir bez buldu, önce bacağımı sildi, sonra da haşlanan dizime bir öpücük kondurdu.

- Özür dilerim sevgilim!
- Sorun değil bebeğim, öptün geçti işte:) Hoşgeldin!
- Hoşbulduk. Söyle bakalım neye kıkırdıyordun sen demin?
- Gazetedeki habere yahu.
- Neymiş o?

Masada duran It's Pop'u eline alıp açık olan sayfaya baktı:
Heroes of Rock sahnelere geri dönüyor... İstanbul'da olaylı seçimler... Suçlu ajanlar...

- Ahahahah bu ne ya!?
Sayfanın sağ yanındaki magazin sütununu yüksek sesle okumaya koyuldu:

Kanyon'da bir bedevi

IT'S POP MAGAZİN SERVİSİ


İstanbul'un gözde alışveriş merkezlerinden Kanyon'da önceki gün olaylı bir kovalamaca yaşandı. Bir gece önce yine konserini kaçırarak gece kulübü yöneticilerini çılgına çeviren ve müzik eleştirmenlerince yerden yere vurulan punk müzik şarkıcısı adayı Jale Tartal, görenleri şaşkınlığa uğrattı. Uyumsuz giyimi ve platin rengi saçlarıyla göze çarpan Tartal, magazincileri karşısında bulunca önce çevresine gülücükler attı, ardından da yüzünü poşetlerle saklamaya çalıştı.

Kara, sütunun altında yer alan minik fotoğafa bakarak bir kahkaha patlattı:
- Abi bu nedir ya? Ortalık kendini şöhret sanan insanlarla dolmuş da benim haberim yok! Halüsinasyon falan mi görüyorlar?

Kollarımı uzattım:
- Onlar hep vardı sevgilim, biliyorsun?
- İş disiplini sıfır, ses sıfır, müzikalite sıfır, provasını yapamaz, konserine çıkamaz benekli kedim.
- Amann sende, leyleğin ömrü iki lak lak değerler olmuş tepetaklak. Bırak sen bu çakma selebritileri de bugün ne yapıyoruz ondan haber ver?
- Kahvaltı? Beykoz?
- Mehhh...Ben Beykoz'u sevmem ki? Hadi sen geç şuraya da ben sana bir sucuklu yumurta yapayım. Çay da taze.
- Allaahhhh! Aşkımsın be! Ekmek var mı?
- Var var.
- Ama bak akşam yemeğe çıkacağız o zaman? Söz mü?
- İtiraz edeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun:)

Arkamı dönüp mutfağa doğru ilerledim. O sırada ayaklarını pervaza uzatmış sigarasını yakan Kara'm da yeniden gazetelere gömüldü. Çay koyarken, benimkinin İstanbul devrimi sonrası gelişmelerle ilgili söylenmelerini duyuyordum.