31 Aralık 2010 Cuma

From Buse To Bikem - Valentine's Day Perfection!!


Thanks Love!

28 Aralık 2010 Salı

Stres atsak?

Dün, her ne hikmetse bir türlü yerimde duramıyordum. O kadar yol geldik (abartmayayım sadece bir saat), konser verdik (işte bu gerçekten biraz terletti), grupiler filan.. Yok, baktım hakikaten bir noktada sabit kalamıyorum. E, bu gidişle uyuyamayacağım da ben? Bir ara sabahtan beri içtiğim yedi kupa dolusu sütsüz şekersiz zehir zıkkım kahvenin bunda etkisi var mı diye düşünmeden edemedim. Fevriliğim tuttu, yeniden menajerimi aradım (adamı sabahtan beri telefon manyağı ettim de!) jeti ayarlattım... Ver elini Bakü!

Ne alaka diyeceksiniz, e Buse orada?

Havaalanına giderkenki halim de tam seyirlik laf aramızda... Saç baş bir tarafta, dizleri parçalanmış bir kot pantolon, bir tişört, üzerimde deri ceket, elimde de minicik bir çanta! Ne o, Bikem hanım ülke aşırı uçuşa gidiyor!

Arkamdan arayan Doğu da cabası!

- Aşkım neredesin yahu? Soyunma odasında yoksun?
- Estiler öyle Bakü'ye geçiyorum ben.
- Acil bir durum mu var Buse'ye mi birşey oldu?
- Yoo, özledim :)
- Tamam tamam benden de selam söyle. Yarın şarkı kaydına da gecikme, e mi?
- Merak etme sennn... Öpüyorum çok, hadi kalkıyor uçağım.

Ey jet, sen ne güzel şeysin! Bir saate Bakü'ye indim. Doğğğruca Buse'lerin otele!

Lobi görevlilerinin şaşkın bakışları altında asansöre ilerledim. Süit numarasını sormama gerek yoktu ki? Buse'nin huyudur, hangi şehre giderse gitsin daima 27 numarada kalır. Hatta bu 27 numaralar daha taaa turne başlangıcından itibaren her otelde önceden tutuludur. Bir defasında rakip rock gruplarından birinin solisti, sırf Buse'ye gıcıklık olsun diye aynı süite yerleşmek istemiş, bir tomar da para dökmüş. Neyse ki otel yönetimi prensip nedeniyle kabul etmemiş. "Hell" lakaplı asabi sevgilim böyle bir durum karşısında nasıl bir tepki verirdi, lobide kan gövdeyi götürür müydü bilemiyorum, bilmek de istemiyorum. 27 takıntısı nedir zaten benim de bir fikrim yok açıkçası. Hatun bir türlü söylemiyor.

Buse'nin kapıyı her zamanki eflatun saten pijamalarıyla açacağını zannediyordum ki bu konuda gerçekten yanılmışım! Ohoooo!!!! Benimkisi şık şıkırdım giyinmiş, süslenmiş, pek seksi bir pin-up güzeli olmuş çıkmış! Beni gördüğüne hiçççç şaşırmadı, boynuma atladı, öpücük yağmuruna tuttu, sonra da geri çekilip elimden tuttu ve kendi etrafımda döndürdü:

- Vay vay vay çantaya bak!
- Buseee... Sen biliyor muydun benim geleceğimi?
- Heee... Doğu aradı!
- E ben onu dönüşün parçalamazsam!
- Ay amannn, hadi gel içeri! Bu kılık ne? Bu halde partiye gelemezsin sen!
- Ne partisi?
- Yükselişe geçişimizi kutluyoruz kadın! Im tıs ım tıs kopuyoruz bu gece!
- E ben ne giyeceğim?
- Gel sen içeri gelll... Süslerim ben porselen bebeğimi!

"Hop dur ne oluyor yavaş" demeye kalmadan, nişanlım beni içeri sürükledi, önüme bir bardak su koydu, sonra da gardroba ilerleyip içinden "Bu olur, bu olmaz, hah bu süper!" diye mırıldana mırıldana yatağın üzerine giysi fırlatmaya koyuldu.

Suyumdan koca bir yudum alıp merakla döndüm;

- Sen neden böyle sailor girl oldun? Cadılar bayramı modundan çıkamadınız mı daha?
- Sayılır. Kostümlü parti bu.
- Haydeee... Bana o dolaptan hayatta kıyafet çıkmaz!
- Sen öyle san.


Ona değdi buna değmedi derken bendeniz de bir hippi oldum çıktım. Kadının eli maharetli yahu! Ondan sonra attık kendimizi Bakü sokaklarına!

Sonuç: Deşarj oldum mu, oldum. Stres attım mı? Attım. Herşey iyi güzel hoş da, başım felaket, üstelik şarkı kaydına da çok az zaman kaldı! Doğu beni kesmezse iyidir!

Pasaportum nerede!!!!????

21 Aralık 2010 Salı

17 Aralık 2010 Cuma

home party with / without the press!

Country müzik tarihinde adı geçen en önemli şehirlerden biri de kuşkusuz Nashville.
Gündüzü ayrı, gecesi ayrı güzel kent.
Hele ki takvimler aralık ayını gösteriyorsa!
Her yer ışıl ışıl, capcanlı!





ABD'de cadılar bayramı yılın en güzel zamanının yaklaştığının habercisidir. Hele bir de kasım devrilip aralık başladı mı değmeyin keyfimize! Aralık demek kutlama demek! Noel, yılbaşı...

İşte biz de, turne yolumuzu Nashville'e düşürünce biz de bunun tadını çıkaralım dedik!

Ne var ki hafta başından beri Doğu'nun peşini bırakmayan paparazziler, mekandan mekana akma planlarımızın önünde büyük bir engel oluşturuyordu. Her adımdan haber malzemesi, ağızdan çıkan her kelimeden sansasyon yaratmayı beceren bu sevimli (!) takipçilerden kurtulmanın tek yolu, noeli evde kutlamaktan geçiyordu haliyle. Hoş, dairemizin bulunduğu apartmanın önüne de bu soğukta kamp kurdular ya neyse...

Buse Seattle'dan beri bizimle beraber yolculuk ediyordu. Kafa kafaya verip kutlama planlarımıza Pınar, Ezerhan ve tabii ki ortam kamberi Hande'yi de katmaya karar verdik. Hiçbiri hayır demedi tabii! Yalnız tek bir sorun vardı, ne Ezerhan, ne Pınar ne de Hande Nashville'i bilmiyordu. Turne kapsamında geldiklerinde de kısıtlı zamanlarını otel ve konser mekanları arasında mekik dokuyarak geçirmişlerdi. E, benim hazırlıklarla ilgilenmem gerekiyordu, Doğu da evden çıkamıyordu, ne yapacaktık?

Neyse ki Buse sabah uykusundan feragat etmeye razı oldu! Abartmıyorum, büyük fedakarlık. Laf aramızda bu uykucuyu yataktan yere yuvarlasan, zeminde uyuklamaya devam eder, o derece!



Müstakbel karıcığım elinde benim arabanın anahtarları, gözünde de kocaman güneş gözlükleriyle -biz buna "acımız büyük" gözlüğü de diyoruz- paparazzi ordusunu yara yara ilerlerken, ben de telefonumu elime alıp gerekli yerleri aramaya koyuldum.

Önce menajerim.
Yiyecek içecek işinin hallolması için bir catering firmasıyla anlaşacak zamanımız yoktu. O yüzden kendisine telefonda uzunnnnnnn bir liste yazdırıp alışverişi en kısa sürede halletmesini istedim. Daha sonra dekorasyon rötuşları, mumlar, süsler, önceden alıp tur otobüsüne attığımız hediyelerin yerleştirilmesi, masa hazırlanması vs vs vs derken ben saati unutmuşum! Kapı çaldığında merdiven tepesindeydim. "Gene bu bu medya ordusu.." diye küfretmeye hazırlanıyordum ki, perdenin aralığından bakan Doğu, Buse'nin geldiğini haber verdi.

Becerikli hatunum paparazzileri ara yollardan gidip atlatmış, bizimkileri havaalanından alıp şehir merkezindeki otellerden birine yerleştirmiş ve akşam saat yedide hazır olmalarını, gelip onları alacağını tembih etmişti. Bu arada noel zamanı herhangi bir otelde rezervasyonsuz yer bulmanın ne kadar zor olduğunun altını çizmem gerek. Buse'nin mekan yönetimini "Sen benim kim olduğumu biliyor musun haa????" diye tehdit ettiğinden şüpheleniyorum. Neyse!

Ezerhan, Pınar ve Hande'yle de her biri yarımşar saat süren uzunnnn bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra kendimi duşa attım. Banyo kapısının aralığından şöyle bir baktım da, eksik yok gibi görünüyordu. Sabahtan beri koşturan Buse ayaklarını uzatmıştı, Doğu da menajerimin getirdiği boşalt boşalt bitmeyen poşetlerle cebelleşiyordu. Kapıyı kapadım, artık huzur içinde yıkanabilirdim!


Duş çıkışı hemen saçımı kurutup basit bir at kuyruğu yaptım, dolaptan da bir jean ve ekoseli bir gömlek çekip hızlıca giyindim. Akşam çökmeye başlamıştı, Buse tekrardan anahtarları alıp çıktı, Doğu ses sisteminin son ayarlamalarına bakar ve playlistimizi hazırlarken ben de yavaştan salonun ışıklarını yaktım.



Saat yediye yaklaşırken artık yapacak çok da fazla bir iş kalmamıştı. İçeceklerimiz buzluktaydı, mükellef bir masa hazırlanmıştı, Doğu müzikle ilgili her ayarlamayı tamamlamıştı. Noel ağacımızın ışıkları şıkır şıkırdı, şöminemiz yanıyordu. Ben de yere birkaç minder attıktan sonra rujumu sürmek için ayna karşısına geçtim ki.. Kapı! Bizimkiler gelmişti sonunda!

Sarılışmaca, kucaklaşmaca, bir anda atmosferi saran kahkahalar... Geriye çekilip şöyle bir baktım da, ailemin bu şekilde birarada olması içimi ısıttı. Hepimiz bir anda çocuklaştık! Doğu, Ezerhan'ın sırtına dostane yumruklar indiriyordu, Pınar "Hmmm bu kokular da ne böyleee??" diye çoktan mutfağa fırlamıştı, Buse ise arkasından "Yemeği parmaklamaaa!!" diye koşturuyordu!

Böylece gecemiz start aldı!

Dışarıda basın ordusunun ertesi gün manşetleri süsleyecek bir tüyo alabilmek için çıldırdığı belliydi. Bir noktadan sonra perdeleri çekmek zorunda kaldık. Tabii bu patlayan flaşların önüne geçemedi. Çok da umurumuzdu!

Gecenin ilerleyen saatlerinde, biraz da alkolün etkisiyle hepimiz iyice coştuk. En son Hande striptiz yapması için Buse'yi gaza getirdi, herkes "Sooo-yun! Sooo-yun!" diye tempo tutmaya başladı. Doğu ise noel baba kostümü giymiş -nereden bulduysa- masanın üzerine çıkmış, şampanyayı açmaya çalışıyordu. Ben de elimde fotoğraf makinesi ne bulursam çekiyordum da, ciddi anlamda bir yerden sonrasını hakikaten hatırlamıyorum.







Ertesi sabahın bize getirisi, darma duman olmuş bir ev, cam kırıkları, buz torbaları ve baş ağrısı oldu.
Magazin manşetleri de cabası!


"Death Note ekibinden muazzam noel partisi! Bikem Vargın'ın hazırlıklar için bir gecede 150 bin dolar harcadığı öğrenildi!"

"Şok şok şok! Çılgın gece kavgayla noktalandı! Doğu Vargın ve eşinin Nashville'deki evlerinde verdikleri partide olay çıktı. İddialara göre punk rock sanatçısı Ezerhan Selânikli ve country duayeni Doğu Vargın Bikem yüzünden birbirlerine girdi!"

"Bikem Vargın'ın ehliyetine el mi kondu? Nashville'e gelen ünlü yıldızın arabasını nişanlısı Buse Çobanoğlu'nun kullanması dikkat çekti. İkiliye yakın bazı kaynaklar ise Bikem'in polisle başının derde girmediğini, ancak Buse Çobanoğlu'nun mal varlığına haciz geldiğini ve bu nedenle sevgilisinin arabasını ödünç aldığını açıkladı."

"Çifte bebek sürprizi! Bikem Vargın'ın hamilelik nedeniyle eve kapandığı öne sürüldü! Bebeğin hangi kocasından olduğu bilinmeyen sanatçının sessizliği, bu yöndeki şüpheleri arttırdı. Bikem'in evinden ayrılırken kameralara yakalanan güzel rockçı Buse Çobanoğlu ise, Doğu Vargın'dan bebek beklediği iddialarına 'Hayır ben Noel Baba'dan hamileyim!' yanıtını verdi."

Yuh.
Sadece yuh.
O "yakın kaynakları" bulursam, 150 bin dolarla (!) beraber şöminede yakacağım.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Buse'm Noel için yanıma geliyor!


Bu sefer hazırlıklara önden başladım;)

12 Aralık 2010 Pazar

Halloween or Cosplay?

Bu gece Doğu, Murat ve Ezerhan'ı evde bırakıp kendimizi Şangay sokaklarına atıyoruz!

Şehir merkezindeki kostümlü parti için rezervasyonumuz üç hafta evvelinden yapılmış, Buse ve Hande de uçak biletlerini ona göre ayırtmışlardı. Sabah dokuz uçağıyla sorunsuz iniş yaptılar. İçinde kıyafetlerin ve makyaj malzemelerinin bulunduğu çantaları bagaja yerleştirip doğruca otele yollandık.

Sarılışıp öpüşme, birer sigara ve kahve faslının ardından ellerimi çırparak ayağa fırladım.
- E hadi bakalım kostümleri görelim! Umarım vampir ya da kedi kadın olmayacaksınız? Sokakta onlardan milyon tane olacak!
- Deli misin? Asla!
- Hah aman iyi... Sonra partide birbirimizi kaybedersek her kuyrukluya Hande diye atlamayayım ;)

Buse kıkırdayarak valizine ilerledi.
- Ne giyeceğimi üç aşağı beş yukarı tahmin edersin.
- Bubba? Ay yoksa Talbot mu?
- Ha- ha! Çok komik! bekle bakalım, ipucu geliyor...

Çantadan inci bir bileklik çıktı.

- Yoksa?
- Evett???


- Serenityy!!!
- Mükemmel mükemmel mükemmel!!!!!
- Sen Bik?
- O halde benden de bir ipucu geliyor...

Makyaj masasının çekmecesinden gümüş bir revolver çıkarttım. Sahte tabii..
- Mmmm...
- Yok bilemedim.
- Hadi ama kızlar... Ne kadar zor olabilir?
- Tabancalı kim vardı ki öyle...
- Bekleyin, giyinip geliyorum.
- Ay hiç üşenmiyorsun!
- Şöyle diyeyim, üşenmek bir yana, bu kostümün içinden hiççç çıkasım yok!
- ?!

- Yuhhh!!!!
- E ben bunu nasıl tahmin edemedim ki???
- E kim ki bu?
- Handeeee, dayak geliyor! Yuuki!
- Haaa... Yuuki...

Kostümümün içinde şöyle bir döndüm, sonra terlik yemekten korkan Hande'ye silahımı doğrultarak sordum;

- Eeee hanımefendi... Siz ne olacaksınız bu gece?
- Şeker Kız Candy!
- Handeeeee....
- Eee.. Tsubasa?
- HANDEEEEE!!!!!!!!!!!
- Öhm tamam..

Amane Misa???
Doğu Ryuk kılığında geceyi basarsa şaşmam!!!!

11 Aralık 2010 Cumartesi

BB ♥ (Tiffany&Co.)

Son birkaç gündür turne programımız nedeniyle Paris'le aynı şehirlerdeyiz. Tabii insanın yakın arkadaşlarından biriyle seyahat etmesi bambaşka bir tat. Bu sayede hem eski günleri yadediyor, hem çok eğleniyoruz. Vivian'ı görebilmem de cabası!

E şimdi Paris'in benim yanımda olup da, düğün organizasyonumuza parlak fikirleriyle müdahale etmemesi mümkün mü? Tabii ki değil!

İşin gırgırı bir yana, Paris başlı başına bir stil ikonu. Herşeyin en kalitelisini, en zarifini ve tabii en pahalısını bulur gelir, mükemmel kombinasyonlar yaratır. Mesela ben, eskiden sahneye yırtık bir kot ve üç beş tişörtle çıkardım - ta ki Paris benim turne gardrobumu elden geçirene kadar! Artık her konsere farklı ayakkabı, elbise ve ona uygun aksesuarlar ile çıkıyorum. İki şehirde üstüste aynı kıyafeti giyecek olsam, hatun kişinin sesi anında kulaklarımda çınlıyor: "Bikem! Seni beni delirteceksin! Sen bir starsın, idolsün, magazin basını her konserinde ön sıralardan seni izliyor, nasıl aynı şeyi giyersin! Ne yazarlar sonra hakkında!"

Yuu'nun düğününde "Wedding Day Survival Kit" ile çıkagelen Paris'ti. Pijama partilerimize Victoria's Secret'tan özel paketler hazırlatan da.. Hal böyle olunca, bizimki elinde kocaman yeşil bir Tiffany's kataloguyla gelince hiç şaşırmadım.

- Paris, bu ne böyle?
- Sana getirdim:)
- Bana mı, niçin?
- Şimdiii... Düğünde davetlilere illa hediye olarak birşeyler dağıtacaksınız, değil mi?
- Evet tabii ki.
- İşte ben de diyorum ki, bu katalogtan şöyle şık zarif birşeyler seçelim. Üzerine sizin baş harflerinizi filan yazdırırız, özel konuklarınıza anı olması için veririz. Hem daha önce hiç yapılmamış birşey, hem de anlamlı.
- Harika fikir!

Hiç hayır der miyim? Paris düşünmüşse iyi düşünmüştür! Böylece kataloğun sayfalarına hızlı bir dalış yaptık.



Ben beğendiklerimi işaretledim. Buse de bir baksın, o da hangilerini beğendi bir göstersin. Sonra geriye bir tek siparişleri vermek kalacak.

5 Aralık 2010 Pazar

Gerim gerim gerildik...

Bu haftasonu bütün aile Kobe günü için Moskova'da toplandık.
Ben, Buse, çocuklar... Hazır böyle olunca kaşla göz arasında Buse'yi kenara çekip, bunun nişanımızı açıklamak için bulunmaz bir fırsat olduğunu söyledim. O da onaylayınca, ertesi gece için hazırlıklara koyulduk. Eh madem bir açıklama olacak, minik çaplı bir kutlama partisi de şarttı değil mi?

Apar topar patika işimizi halledip kendimizi alışverişe attık. Buse çıldırttı beni!
- Ya Kobe aşkına, delirdin mi sen?
- Neden ama bak bu çok güzel bir elbise, zımbaları da var.
- Hayatım o siyah!
- E ne var, ne güzel?
- Yas mı var yahu? Nişanlandık, nişanlı kadınlar gibi şöyle renkli cıvıl cıvıl birşeyler giysene.
- Hatun ben rock yıldızıyım, lütfen yani. Bana çiçekli böcekli şeyler giydiremezsin!
- Öyle bir talepte bulunduğumu hatırlamıyorum.

...

- Peki bu nasıl?
- Offff... Tanrım sana geliyorum!
- Yine ne oldu? Ne güzel kırmızı işte!
- Canım... Bi'tanem... Keten helvam! Deri o... Kırmızı deri! Dominatrikse bağlama iki dakika!
- Ama ama ama yaaa...
- Aması yok bak. Hadi. Bak söz düğünde dilediğin kadar kırmızılı siyahlı asi detay kullanırız, ne olur yani bir geceliğine benim için şöyle hanım hanımcık olsan, şu derileri zımbaları filan bir kenara itsen?
- Mmmm...
- ?
- Söz mü bak, bana vampirik rock star düğünü yapacaksın? Söz dersen ben de senin istediğin birşey giyerim.
- Yaradana kurban! Tamam be tamam! Ama o zaman ben de bir şart koşarım.
- Neymiş o?
- Beyaz gelinlik giyeceksin, abuk sabuk renkler giymek yok. Onun dışında düğünde kurukafa şeklinde pasta istesen, hatta gecenin sonunda pistin ortasında elektro gitar kırsan bile razıyım.
- Tamam.
- Anlaştık mı? Söz verdin bak?
- Tamam dedik ya!

...

- Bak bu çok güzel!
- BİKEM PEMBE OOOO!!!!!!!!


Neyse ki birbirimizin kafasını gözünü yarmadan tüm giyim kuşam faslımızı tamamlamayı başardık. Süitimize döner dönmez de şampanyayı buzluğa attık, pastaneden sipariş ettiğimiz cupcakeleri ve diğer ordövr tipi ıvır zıvırları da güzelce tabaklara dizdik. Oda servisine de gerekli telefonlar edildikten sonra endişeli bekleyiş başladı. Kendimden sözetmiyorum ha!

Buse başladı eteğini çekiştirmeye... Tırnaklarını yemeye...
- Ellerini ağzından çekkk!!!!! Bak daha yeni french manikür yaptırdık, bozacaksın onu da!

Siyah ojelerini silmiş olmaktan dolayı bir hayli surat sallandıran Buse;
- Elimde değil...
- Sakin ol lütfen.

Haklıydı aslında. Kâdi'den sonra hayatında başka biri olmamıştı ve bu bir ilkti. Durumu çocuklar nasıl karşılayacaktı hiçbir fikri yoktu. Hele bir kadınla!

Kapının tıklamasına sıçradık.

Bizimkiler üçer beşer gelmeye başladı. Mamo, Yuu, melekler kadar uslu duran Usako ve birbirini inatla dürtükleyen Kıvanç-Ecem ikilisi! Ardından Deniz, Ayşegül, Cem ve Onur. Alain eşi Esmeralda ile gelmişti, Alexis, Serenity, Hiro ve Bal dörtlüsü ise en son damlayanlar oldu. Her zamanki gibi! Hepsi bizim şık şıkırdım halimize garip garip bakıyorlardı. Eh, annelerini böyle görmeye alışık değillerdi tabii. Hele Buse'ninkiler!!!!

- Hanımlar beyler!

Kısa bir sessizlik oldu.
Sözü ele aldım.
- Hepiniz sizi buraya neden çağırdığımızı merak ediyorsunuz sanırım.
- Hayrola anne, gene mi evleniyorsun?

Soru Bal'dan gelmişti. Haliyle! Gülümsedim.
- Aynen öyle.

Bu sene düğün mevsimi olduğundan, bizimkiler iç geçirdi. Hakikaten ayağımız bir türlü nikahtan çıkamaz olmuştu.

- E kimle?
- Buse'yle.
- NEEE!!!??????

Odaya derin bir sessizlik çökmesiyle, kahkahaların, sarılışmaların ve tebriklerin başlaması bir oldu!

- Ama ben tahmin etmiştimmmmm....!
- Siz ikiniz! İnanamıyorum!
- Ay harika yaaa..
- Çok tebriklerrr!!
- Oley Bikem resmi annemiz olacak!
- Mamochan biz şimdi kardeş mi olacağız?
- Ay daha neler Yuu!
- Anne gel seni öpeyim!
- Annneeee! Anneannem babaannemi mi alıyor???
- Ahahahahahaha!!!!
- Ne aile ama!!!

Tüm bu curcuna içinde sükunetini koruyan tek isim Alain oldu. Tek kelime bile etmedi.
Buse gergin bir adım attı;

- Oğlum?

Alain derin bir nefes aldı..

- Anne.
- Sorun nedir?
- Hiç.
- Ama neden durgunsun o zaman?

Alain'in yüzündeki ifade bulutların arasından güneş çıkmışçasına değişti.
- Babamın ölümünden sonra, hepimizden çok sen acı çektin anne. Karşımızda bir kere ağladığını, bir kere kendini bıraktığını görmedik. Ama içten içe canının ne kadar yandığını belki bu odada en iyi ben biliyorum.
- Alain...
- Mutlu olmayı, el üstünde tutulmayı senden daha çok hakeden bir başkası yok. Ve bunu da sana en iyi Bikem sağlayabilir. O seni gülümsetmeyi her zaman başardı.
- Oğlumm!

İkisinin sarılışması hepimizin gözlerini doldurdu. Alain'in yavaşça Buse'ye "Babam da memnun olurdu" diye fısıldadığını duydum.

Sonrası şampanya, eğlence ve aile huzuru.
İşte böyle...
Bugünü de atlatmış olduk. Hayatımızdaki en önemli mihenk taşlarından biriydi. İlişkimiz hem önemli bir sınav atlatmış oldu, hem de doğru bir iş yaptığımızı ailelerimizin desteğini arkamıza alınca bir kez daha anlamış bulunduk.

Şimdi sırada çok daha önemli ve meşakkatli bir iş var!
Düğün hazırlıkları!!!!!

2 Aralık 2010 Perşembe

@ Madrid with Hell Buse! - 2

Buseciğim sabahtan Madrid'e geldi, erkenden de kapıma dikildi.
Tabii bir rock yıldızının "erken" kavramı ile normal insanların "erken" kavramı bir değişik oluyor.
Hal böyle olunca bizim kahvaltı planı direkt bruncha dönüştü.

Bir önceki günden alışverişe çıkmıştım, neyseki Madrid dükkan çeşitliliği konusunda İstanbul'u aratmıyor, ne ararsan var. Nişanlımın benim mutfak konusundaki becerilerinden bihaber olduğunu çokkk iyi bildiğimden (ay ben yemek yapamam ki ühü ühü) bu onu şaşırtmak için mükemmel bir fırsat oldu!

- Aaaa, İspanyol usulü omlet? Nereden çıktı bu?
- Ben yaptımmm...
- Yalana bak! Sen yumurtayı içine kabuğunu düşürmeden kıramazsın!
- Hadi oradan!



Fıstık ezmeli jöleli sandviçiydi, meyvesiydi, sütüydü, çayıydı, kahvesiydi, muffininydi dört başı mamur sofra zavallımı şok etti tabii. Yeme içme faslı bittikten sonra bir de bol köpüklü kahve yaptım getirdim, cam önünde karşılıklı içip fallarımızı kapattık.
Buse, parmağından içinde isimlerimizin kazılı olduğu nişan yüzüğünü çıkarıp fincanın üstüne koydu ve arkasına yaslanıp sordu;

- Evettt...
- Evet?
- Aşçıyı nereye sakladın söyle.
- Karşında oturuyor.
- Ya Bikem yemem ben bunları, sen mutfaktan anlamazsın!
- Ya vallahi de billahi de ben yaptım işte, al yüzüm karşında. Oturduğum yerden kalkmak nasip olmasın ki ben yaptım!
- İnanamıyorum...
- La havleee...
- Yıllarca beni kandırdın ha!?
- Ha?
- Tabii. Yıllarca beni aradın "Buse, bunun dibi tuttu ben ne yapacağım? Buse, bunun tuzu fazla geldi zehir gibi oldu, ben ne halt edeceğim? Buse misafir gelecek bana mutfakta yardıma gelsene!" Hep beni çağırdın, boynumdan aşağı önlüğü geçirdin, köşeye çekildin seyrettin. Yazıklarrrrr olsun!
- Ay aşkolsun. O günleri telafi etmek için yemek kursuna gittim işte. Seni semirtmek için.
- Cidden mi?
- E cidden.
- Kıyamam sana bennnn....
- Halet-i ruhiyen ne kadar çabuk değişiyor, korkuyorum!
- Ehehehe..
- Ne gülüyorsun?
- Hiççç!
- ....
- Bikemm?
- ....
- Hişt Bikk???
- Nee??
- Falıma baksana, soğumuştur.
- !!!?????

Üç vakte kadar kafana terlik geliyor!!!!!!

@ Madrid with Hell Buse!