31 Aralık 2009 Perşembe

Hallelujah!

Davetiye mevzuu bitti!
Üstelik 15 dakika içinde!
Gece, Kara'nın bana yazdığı eski mektupları karıştırıyordum. Satırların arasında, bir iç hesaplaşma metnine denk geldim:

Bikem'i sevmek...Hadi açıkla kendine bunu Kara, yapabilir misin? Eroin? Bağımlılık? Tutku? Kırmızı? Çoğalt, çoğalt! Canım çok çekiyor seni; her saat, dakika, saniye...


Aşkım depreşti, telefona sarıldım.

- Sevgilim?
- Solnuşka'm?
-
Kara'yı sevmek...Hadi Bikem, tanımla bu tutkuyu kendine. Adrenalin? Bağımlılık? Korumacılık? Siyah? Her hareketine mıknatıs gibi çekiliyorum...
- Aha! Hayrola yahu?
- İlham sadece...
- Bi' yerlerden tanıdık geliyor sanki:)
- Değil mi?
- O zaman?
- Davetiye?
- Süper!

İşte, bize rahat uyku yüzü göstermeyen metin böyle ortaya çıktı. Ertesi gün de ilk işim gidip şablon seçip basım siparişi vermek oldu. Bunlar, baskıdan ilk örnekler:










PHOTO CREDIT: PAPERY AND CAKERY


29 Aralık 2009 Salı

Tesadüf

Bu aralar nedense kimin bloguna göz atsam bir kahve kokusu alıyorum.
Gariptir, herkes sabah uyanıyor ve yüzünü bile yıkamadan kendini kahve içmek üzere mutfağa atıyor.
Ve yine gariptir ki herkes sade içiyor.
Süt? Krema? Az biraz şeker?
Nedense herkeste bir "hayatın acı yanlarını kahvenin acısı ile bağdaştırma" metaforu var. "Hayatı kahve gibi zevkle içer geçerim" hesabı.
Cidden garip.

Herkeste bir kısa metrajlı Fransız filmi havası var.
Tesadüf herhalde.

PHOTO CREDIT: DEVIANTART ~ romanQa


itiraf ediyorum, gördüm mü dayanamıyorum!!!


28 Aralık 2009 Pazartesi

İnsan Doğası ve Kedi Sorunsalı

Bitmek bilmeyen koşuşturmacadan dili bir karış dışarı çıkan ben; bulduğum ilk fırsatı pek sevdiğim bir yapımcı arkadaşımla kahve içerek değerlendirdim. Muhabbet ilerledikçe laf, çalışmanın insan doğasına aykırılığına geldi:

- Gözünü seveyim Bikem, bak bu ne bu? Deri. Cilt. Yaşayan bir cildimiz var bizim ve bu çılgın tempo yüzünden gün oluyor güneşi göremiyoruz yahu!

Haklıydı. Stüdyo, prova, kayıt, konser, kalan zamanda da yorgunluktan şişen ayaklarımızı kimbilir hangi şehrin hangi otelinin hangi süitinde dinlendirme çabası... Buse diyor hep; para var huzur yok diye, işte o hesap. En son ne zaman oldu kendimizi Bebek sahiline atıp güneşe yayıldığımız, kahve-sigara keyfi yaptığımız? Ya da ayağımızdan yollar, sırtımızdan seyahat çantaları eksik olmazken gittiğimiz şehirlerde öz benliğimizi mutlu edecek birşeylere el attığımız? Git, Vilnius sokaklarında o şahane mimariyi karele, ne kadar zamanını alır? Ya da git Paris'te Jardin du Luxembourg'a iki dakika nefes al..

Yemin ediyorum, artık yol kenarında avuç içi kadar çimenlik bir alan bulup güneşe yayılan kedilere özeniyorum. Bir kedi bile olamadık şu dünyada!
Gel şimdi işin yoksa, tekrardan provaya gir...
Biraz mola istiyorum.
Kara'mla kendimi Seattle'a atmak istiyorum.
Yollarda kafama göre deli gibi direksiyon sallamak, hatta işi azıtıp yamaç dalışı filan yapmak istiyorum.
Yahu, çok mu şey istiyorum?

Bir "to-do-list" çıkartmak lazım azizim. Acilen lazım.


je ne veux pas travailler
je ne veux pas déjeuner
je veux seulement l'oublier
et puis je fume




PHOTO CREDIT: GOOGLE IMAGES


27 Aralık 2009 Pazar

1. Geleneksel Uluslararası Haftasonu Kaçamağı!


Dün gece Saraybosna'ya vardığımızda saat epey ilerlemişti. Gece boyunca bir türlü uyuyamadım, yatakta dolma gibi bir sağa bir sola dönenip durdum. En sonunda dayanamadım, kalkıp Ayşegül'e bir not yazdım ve kardeşlerini emanetledim. Sonra, birkaç saatlik İstanbul kaçamağı için havalimanına doğru yola koyuldum.

Jetim İstanbul'a ayak basar basmaz, Kara'mı yanımda buldum. Anlaşılan güvenlikmiş, denetimmiş dinlemeden, zannımca biraz da (!) nüfuzunu konuşturarak tüm barikatları, kontuarları aşmış, koştur koştur beni karşılamaya gelmişti. Sevgilimin saçlar hafif uzamışş, mis gibi traşını olmuşş, deri ceketini üzerine geçirmişş.. Baktıkça dilimi kaç kere ısırayım, elimi hangi tahtalara vurayım yeminle şaşırıyorum!

Pasaport geçişimizi kısadan hallettikten sonra gümüş rengi Volvo'muza atlayıp kendimizi doğruca İstanbul sokaklarına attık. Kobe aşkına, bu şehri, bu renkleri ve herşeyden önemlisi bu adamı ne kadar özlemişim!? Günümüzü dolu dolu geçirdik...

Akşam üzeri, konserime yetişmek üzere tekrardan havalimanına dönerken, benimkisi yine bir kutuyla çıkageldi. Sahi, bana almadığı ne kalmıştı ki?

- Hayrola?
- Al bak bakalım beğenecek misin?

Nil yeşili saten kutunun kurdelesini paralarcasına açtım. Su damlası şeklindeki elmas küpelerin pırıltısı gözümü aldı. Muzip gözlerle tepkimi inceleyen Kara, şaşkınlığım karşısında kahkahayı koyverdi:

- Ne bakıyorsun şaşkın? Bu sefer ne Buse'ye ne de Hande'ye yakalanmadım n'aberrr!!??? Gayet tedbirliydim.
- Şımarıyorum ama bak!
- Daha ne kadar şımarabilirsin ki? Sen zaten dünyanın en şımarık, en arsız kedisisin Solnuşka'm!

Ah ulan... Nasıl bırakıp da dönersin ki şimdi başka memlekete?
Bu kaçamakları sıklaştırsam iyi olacak!



26 Aralık 2009 Cumartesi

That's "B" Style

Tur otobüsünden enstanteneler...


25 Aralık 2009 Cuma

Tıvaylayt?! O may gat!

Bir haftadır bu videoya bakıp bakıp gülüyoruz, resmen psikolojimiz bozuldu artık!
Buse "Aaa, dolmam düştü!" diyor, Hande elinde elma niyetine dilenci gibi bir avuç parayla geziyor, paraları öpüyor, seviyor, kokluyor!

Şafak ve Yuu zaten kendilerinden geçtiler.

- Şafak?
- Canım?
- Kaç yaşındasın.
- E 18?
- Peki ne kadardır 18 yaşındasın?
- La havleeee!!!!!!!!!
- Ne olduğunu biliyorum.
- !'^+%&/()=?

Kara ise ayrı beter.

- Bik?
- Efem sevgilim?
- Biliyor musun?
- Neyi?
- Üç şeyden kesinlikle eminim.
- HAYIRRRRRRRRRR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Öhöm.
Fazla söze ne hacet?





24 Aralık 2009 Perşembe

Something Old, Something New




- Bir eski diyorsun bir yeni. Nedir bu lafın Türkçe meali?

Birkaç gündür bazı arkadaşlarımdan ve burayı takip eden bazı kişilerden, blog başlığının ne anlama geldiğine dair mesajlar alıyorum.
Fikir, Buse'den çıktı. Bu, geçmişi taaa Victoria dönemine kadar dayanan eski bir düğün geleneğinin adı. Tekerlemenin tam metni şu:

Something old, something new,
Something borrowed, something blue,
And a silver sixpence in her shoe.

Özetlemek gerekirse, gelin adayının evlenirken üzerinde bir eski, bir yeni, bir ödünç ve bir de mavi eşya bulundurması gerekiyor. Ayakkabının içine de, bereket getirsin diyerekten gümüş para konuluyor. Valla benim fırıncı küreği kadar ayaklarım zaten o topukların üzerinde sızım sızım sızlayacağından, bir de kalkıp içine para atar mıyım bilinmez. Ama bu eski, yeni, ödünç, mavi geleneğine sadık kalacağım kesin.

Misal, "eski" nesnenin aileden kalma birşey olması lazım, "ödünç" nesnenin de mutlu evliliği olan bir kadından alınması. Eski eşyayı nereden buluruz cidden bilmiyorum, acaba Paris babaannesinin elmas küpelerini ödünç verir mi? Ama Paris daha evli değil. Hem o ödünç kapsamına girmiyor mu? Off...

Gene bunaldım!

Edit filan:
Tamamdır, Buse ve Hande sağolsun gerekli zımbırtılar toparlandı.

Hande elmas küpelerini verecek.
Rahmetli anneannemin gelin tacı da gardrobun üst raflarında bir yerlerde duruyordu.
Gelinlik zaten yeni olacak.
Paris'in zoruyla bacağıma geçireceğim mavi jartiyeri de sayarsak, herşey tamam sayılır.
Para mı?
Yok vazgeçtim. Ayakkabıma koymam ben birşey.


PHOTO CREDITS: MONSOON, NEW YORK STATE JEWELRY



Bir av, bir anı, bir plan

Ölüler gününü ve av telaşını geride bıraktıktan sonra, koştur koştur Moskova'ya -konsere, tahmin edeceğiniz gibi- geri döndüm. Göz gözü görmeyen o karanlık koridorlarda kulağımın kenarından vızıldayarak geçen mermilerden, bitmek bilmeyen testere uğultularından ve yerin yedi kat altına doğru kıvrılarak inen mezar odalarından yükselen ölü çığlıklardan uzaklaştığım için ne kadar mutlu olduğumu tahmin bile edemezsiniz! Yüzlerce yıllık ceset kokusunu saymıyorum bile!
Yine de bu sefer Londra'dan uzaklaşırken, garip bir hissiyat içindeyim.
Bundan birkaç yıl önce Mexico City'de katıldığımız avın hatıraları gözümde canlandı ister istemez. Havanın dayanılmaz sıcağı, Kara ile tenha bir sokak arasında karşılaşmamız, ava sırt sırta vererek devam etmemiz, kaldığımız eski yıkık otel, tavana kadar camları olan, duvarının sıvası dökük odalarımız, adrenalin...

Evet Londra! Seneye bu zamanlar tekrar görüşeceğiz. Ama bu sefer ayağımda asker botlarım, sırtımda tüfeğimle değil, beyaz bir elbiseyle geleceğim.
Kararımızı verdik, ölüler gününde evleniyoruz.
Hem tüm dostlarımızı -e tabii sadece onları değil- bir şehirde toplamanın en rahat yolu bu. Hem konseptimize uygun, hem de bizim için özel bir anlamı var.

En yakın zamanda, davetiyeleri göndermeye başlayacağız.
Davetiye?
Ahh!!! Başımın kara yazıları!
Daha davetiyeleri yazamadık ki...!!!

Puff..



20 Aralık 2009 Pazar

De la Cinnet!

- İlhamm!! Geldiysen üç kere vur!!

Ama onun yerine Kara kafama dosyayla vurdu.

-Ahh! Acıdı!

Acımamıştı tabii ki, şımarmak hoşuma gidiyordu sadece. Eh, Kara da sabırsızlanmakta haklıydı, çünkü iki buçuk saattir debelenmemize rağmen hala davetiyeye yazacak tek bir satır bile bulamamıştık. Ben kafamı yataktan aşağı sarkıtmış, müstakbel asabi zevcim de sırtını komidine dayayıp ayaklarını uzatmıştı. Kafamızı çalıştırmak, zihnimizi açmak için her yolu denedik: Sigara, iki tek viski, camı açıp odayı iyice havalandırma, çağrışım oyunu oynama. Yok. Olmuyor. Çıldırmak işten bile değil!
Sonuç mu?

Kalemime güvenen Kara, bu ulvi görevi tamamen bana bıraktı. Ama ben yapacağımı bilirimmm... Düğünün bütün yeme içme ayarlamalarını sana yüklemezsem bana da Bikem demesinler sevgilim!



19 Aralık 2009 Cumartesi

Kim? Ben? Düğün?

Geçen gece Kara'yla camın önünde ayaklarımızı uzatmış kırmızı şarap keyfi yaparken, hiç beklemediğim bir soruyla karşılaştım:

-Balım, gelinliğini seçtin mi?
-Pardon?

Bu soru, beynimde yankılanmıştı tabii, ama tuhaf bakışlarım yüzünden odada yankılanmış etkisi yaptığına eminim. Ennihayetinde erkekler bu tarz incik boncuk işlere meraklı olmazlardı, değil mi? Yoksa ben kaç zamandır beraber olduğum adamı yanlış mı tanımıştım?

-Eeee...Pek sayılmaz. Yani karar veremedim. İyi de daha zamanımız yok mu?
-Olsun, huyunu bilirim ben senin. Herşeyin en mükemmeli olsun istersin. Hadi, anlat bakalım neler var kafanda?

Sanırım müstakbel zevcimin bu soruyu hiççççç yöneltmemesi gerekiyordu, zira yarım saat geçmeden bizim yatağın üzeri sayısız moda dergisiyle dolmuş, benden daha titiz olan Kara ise ağzında sigara, elinde şarap kadehi, kızlarla hazırladığımız özel kolaj dosyayı inceliyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kafamızdaki düğün temasını oturtmuş -şimdilik sır, ilerleyen günlerde herkes görecek zaten- tören yeri, düğün günü, nedimelerin isimleri gibi ana hatlardan giyeceğim ayakkabının kumaşına kadar tüm detayları gözden geçirmiştik. Ancak o gelinlik yok mu o gelinlik...

Şeytan diyor al kocanı, çek ayağına kot pantolonla asker botlarını, konuksuz şatafatsız at kendini en ücra şehre, bas nikahı. Sen rahat ben rahat. Ama yoookkkkk... Benimki benden meraklı! Ne diyeyim, işime de geliyor hani. En azından "sen kafana göre seç hayatım ben sen neyi beğenirsen kesin beğenirim" diyerek kolayına kaçmıyor. Hayat müşterek!

Halihazırda elimizde neler var:

  • Düğün yeri.
  • Düğün tarihi.
  • Düğün teması.
  • Aşağı yukarı davetli sayısı.

Elimizde neler yok:

  • Davetiye içeriği (İmdat! Başlık var, gerisi yok!)
  • Gelinlik (Kobe bana sabır ver!)
  • Tracklist (Damat illa headbang yapacak)
  • Nikah memuru.

Dörde dört etti. Yarısı gitti yarısı kaldı diyebilir miyiz peki? Hiç sanmıyorum.
Şu davetiye işini bir halledebilsek, çorap söküğü gibi gelecek de...
Ne bileyim, uzun yazıldı mı kimse okumuyor, okunmadığı gibi bir de kamyon arkası yazısı gibi duruyor.
Ya da "bu mutlu günümüzde siz sevdiklerimizi yanımızda görmek isteriz" gibi klişe laflar, inanılmaz bayat geliyor.
İlham almak için bir sigara yakıp birkaç kitap karıştırmaya başlasam iyi olacak sanırım. Zaman daralıyor.



16 Aralık 2009 Çarşamba

Here comes the ring!!!

Eh Hande, seni hem paparazziliğin, hem de kehanetin için alnından iki kere öpmek istiyorum. Geldi! Valla geldi! Hem de ipek astarlı kutunun içinde, yeni açmış kocaman bir manolya çiçeğinin ortasında geldi. O pırıltıyı nerede görsem tanırım ki ben!
Zevkine hayranım ben sevgilimin...


PHOTO CREDITS: RED LEAF

14 Aralık 2009 Pazartesi

Diamonds...

Tamam, işte bunu gerçekten de beklemiyordum! Haftasonu Hande, Gaby'nin doğum günü için alışverişe çıktığında, Kara'ya denk gelmiş. Daha doğrusu benimkini meşhurrrr bir mücevher mağazasına hızlı adımlarla girerken görmüş. Hande'den kaçar mı?
Prova arasında cep telefonuma düşen fotoğrafı görünce önce ne olduğunu algılayamadım. Jetonum, görüntüyü iyice yakınlaştırınca düştü! Anlaşılan birileri sevgili nişanlımın kulağına "pırlantaların kadınların vazgeçilmez dostu olduğunu" fısıldamış.
Hişşt! Aramızda!
Ne seçti çok merak ediyorum!
:)


PHOTO CREDITS: BIG PICTURES

12 Aralık 2009 Cumartesi

Doğum günü?

Öylesine saçma bir tur programı hazırlamışım ki, tüm şehirlere zamanında ulaşacağız derken kendimizi neredeyse yarım gün süren uzun otobüs yolculuklarının ortasında bulduk. İşte, dün de yine böyle bir gündü. Saatimi sürekli kontrol ediyorum, yok, bu Seattle-Nashville yolu bitmez. Hayır kafama tüküreyim, neden otobüsü önden yollayıp jete atlamadım ki?


Şehre vardığımızda saat ikiye geliyordu. Burayı seviyorum. İçinde akıp geçen Cumberland Nehri, bana biraz da İstanbul'u hatırlatıyor, ne yalan söyleyeyim! Ah bi' de bu kadar uzak olmasa! Otel odamın ferah banyosuna el çantamdaki diş macunu, gece kremi gibi ıvır zıvırları yerleştirdikten sonra derin bir nefes aldım. Sabit bir zemine ayak basabilmek ne büyük mutluluktu ama!
Kapımın ısrarla tıklatılması üzerine, üstümde bornozla kapıya fırladım.

- Bikem hanım?
- Buyrun?
- Kargonuz var. Ancak teslim alabilmek için önce bazı evrakları imzalamanız gerekiyor. Buraya mı getirelim, lobide mi imzalarsınız?

Saçlarımdan zırıl zırıl süzülen sulara bakarak evrakları da kargoyu da -artık her ne ise- odaya çıkartmalarını söyledim. Ne oluyordu yahu? Hangi çılgın ne diye ABD'nin göbeğine kargo yollardı ki?
Kapının önüne el forkliftiyle çıkartılan ve boyu neredeyse yarı belime kadar gelen koca paketi görünce şaşırdım. Gönderenin ismi ve adresi gizliydi, dev paketin İstanbul'dan geldiği dışında görünürde hiçbir bilgi yoktu. Önüme uzatılan teslimat kağıtlarını -bürokrasiden hiç hazetmiyorum!- hızlıca imzalayarak kapıyı kapattım ve büyük bir merakla kağıtları paralamaya koyuldum. Zaten bu konuda rahmetli anneanneme hiç çekmemişim. O tüm paket kağıtlarını özenle açar, üstüne bir de ilerde lazım olur diye katlayıp saklardı.
Dev kartonun içinde irili ufaklı dört-beş kutu daha vardı. Sabırsızlıkla ilk paketi çıkarttım. Sıkıca sarılmış koyu yeşil parlak kağıdın içinden, bugüne kadar gördüğüm en güzel parfüm şişesi çıktı. Üzeri yusufçuklu şişeye hayran hayran bakmayı bir kenara bırakıp, kutudan üzerinde sevgilimin karışık el yazısının bulunduğu kartı çektim:

"33 oldum" diye hayıflanacağını biliyorum. Beraber yaşlanıyoruz işte. Hem sana bir sır vereyim mi? Otuzundan sonra daha seksi oldun, benden söylemesi...Özledim Solnuşkam'ı...

Parfümü hafifçe bileklerime sıktıktan sonra diğer paketlere geçtim. Gümüş rengi kutunun içinden yine gümüş rengi bir çanta, onun içinden de bir dolu krem çıktı! Göz altı bilmemnesi, gece nemlendiricisi, gündüz besleyicisi, temizleme sütü ve daha ne halta yaradığına hala bakamadığım bir dolu şey! Kimden geldiğini tahmin etmek hiç de zor olmadı:

Artık kırkına yaklaşıyorsun hatun! Her ne kadar halen taş gibi olma özelliğini muhafaza etsen de, tedbir iyi şeydir. Sonra bana "kaz ayağı bölgem kırıştı" diye gelme. Nice senelere!

Ah ulan Buse! Yapılır mı bu bana? Bu babaanne donu, baston gibi bilimum klasik yaşlanma hediyelerinden daha beter koydu valla! Hele sen Hande! Yemin ederim İstanbul'a döndüğüm gün o uzun, o kızıl, o kahküllü saçlarını tel tel yolacağım. Hep Buse'ye alet oluyorsun heppp!!!!


Öhm... Neyse. Üçüncü kutudan varaklı çerçeve içinde Kıvanç ve Ecem'in fotoğrafları çıkınca gözyaşlarımı tutamadım. Duygusallığımı bastırmaya çalışırken -kabul et Bikem, yaş ilerledikçe yufka yürekli oluyorsun!- kapım tekrar tıklatıldı. Ve Alfredo elinde kocaman bir votka şişesiyle içeri daldı!

- Eeee dude? Daha hazırlanmadın mı?
- Ha? Ne? Neden?
- Bak şimdi küfrettireceksin ama! Doğumgünü diyorum, pasta diyorum, votka diyorum, hatta pastanı sahnede kesip seyirciyi votka fıskiyeleriyle coşturacağız diyorum!
- Yok artık! Abi benim doğumgünüm yarın değil miydi ya ?!
- Beni bağlamaz! Kalk hadi kalk kalk kalk!!!!
- Ahahaha iyi tamam geliyorum:)


PHOTO CREDITS: POLYVORE


10 Aralık 2009 Perşembe

What the...

Efendim biz kimiz? Bu blog da neyin nesi?

Bundan yaklaşık beş popsene evvel, bir arkadaş ortamında ağzı bozuk, lafını esirgemeyen, biraz da alkollü gibi duran (!) birisine denk geldim. Adının Kara olduğunu öğrendiğim bu şahıs, aradan yirmi dakika bile geçmeden beni ortamın bir numaralı odak noktası haline getirdi, öyle ki herkes susup bizip karşılıklı düello eden kovboylar gibi birbirimize laf sokmamızı izlemeye koyuldu. Hal böyle iken ben, girdiğim sinir stres harbinin içinde müstakbel eşimle tanıştığımın farkında değildim. O gece, sonsuzluk gibi gelen iniş çıkışları olan, bol kahkahalı, bol maceralı ve bol kavgalı bir ilişkinin başlangıç noktası oldu. Sonra mı?
"Zaman hunharca ilerledi, kader acımasızca ağlarını ördü" gibi klişe film replikleri kullanmak istemezdim, ama gerçekten de öyle oldu. Farklı şehirler, farklı ülkeler, alakasız insanlar derken, birbirini kimi zaman gülümsemeyle, kimi zaman buruklukla anan iki insan haline geldik. Yanlış insanlarla çok zaman kaybettik. Bugüne dek...
Tekrardan biraraya gelme kararı aldığımızda, bu sefer attığımız adımların daha sağlam olduğunu hissediyorduk.

Ah bi' dakika!

Bu blog "biz kimiz" sorusunun cevabını vermeliydi değil mi? Ben direkt işin mazisine girdim.

Bendeniz yakın zamanda
Bikem İşcan olmayı planlayan Bikem Mumcu. Asabi, az biraz şımarık, zaman zaman nevrotik, genelde neşeli ancak sağı solu belli olmayan kavgacı bir kedi. Kara'sının Solnuşka'sı. Ünlü ve nüfuzlu bir işadamı olan babamdan, ben okulu bırakıp da elime gitarı alınca gidip Datça'da dandik bir yel değirmenine yerleşen anamdan uzun uzadıya bahsetmeme gerek yok zaten. Şu yeni macera arayışında dünyayı gezme takıntımın beni turneden turneye savurduğundan da sözetmek anlamsız olur haliyle. Neyse...Gelelim esas oğlana!

Kara İşcan. Elinden sigarası düşmeyen, en az benim kadar asabi ama alttan almasını gayet iyi bilen, şakacı, şımarık, tabir-i caizse ağzının tadını bilen, nev-i şahsına münhasır bir kişilik. Bana göre onu değerli kılan en büyük özelliğiyse, hayatla dalga geçebilme özelliği.

Böyleyken böyle.
Yaşananlar paylaştıkça çoğalır düsturundan yola çıkarak, Hande'nin gaz vermesi ve Kara'nın da dürtüklemesiyle ortaya böyle bir blog çıktı. Amaç, yaşadıklarımızı ölümsüzleştirmek, ara ara flashbacklerle anılarımızı baştan hatırlayarak keyif almak ve benim şu düğün öncesi gerginliğimi cam çerçeve indirmeden deşarj edebilmem! Ana tema haliyle ben ve Kara üzerine dönecektir, ancak ailemizin ayrılmaz bir parçası haline gelen Buse Çobanoğlu ve sülalesi *öhm* ile Hande Yüksektepe de illa ki burada yer alacak. Zaten onlarsız bir hayat? Namümkün!