24 Aralık 2009 Perşembe

Bir av, bir anı, bir plan

Ölüler gününü ve av telaşını geride bıraktıktan sonra, koştur koştur Moskova'ya -konsere, tahmin edeceğiniz gibi- geri döndüm. Göz gözü görmeyen o karanlık koridorlarda kulağımın kenarından vızıldayarak geçen mermilerden, bitmek bilmeyen testere uğultularından ve yerin yedi kat altına doğru kıvrılarak inen mezar odalarından yükselen ölü çığlıklardan uzaklaştığım için ne kadar mutlu olduğumu tahmin bile edemezsiniz! Yüzlerce yıllık ceset kokusunu saymıyorum bile!
Yine de bu sefer Londra'dan uzaklaşırken, garip bir hissiyat içindeyim.
Bundan birkaç yıl önce Mexico City'de katıldığımız avın hatıraları gözümde canlandı ister istemez. Havanın dayanılmaz sıcağı, Kara ile tenha bir sokak arasında karşılaşmamız, ava sırt sırta vererek devam etmemiz, kaldığımız eski yıkık otel, tavana kadar camları olan, duvarının sıvası dökük odalarımız, adrenalin...

Evet Londra! Seneye bu zamanlar tekrar görüşeceğiz. Ama bu sefer ayağımda asker botlarım, sırtımda tüfeğimle değil, beyaz bir elbiseyle geleceğim.
Kararımızı verdik, ölüler gününde evleniyoruz.
Hem tüm dostlarımızı -e tabii sadece onları değil- bir şehirde toplamanın en rahat yolu bu. Hem konseptimize uygun, hem de bizim için özel bir anlamı var.

En yakın zamanda, davetiyeleri göndermeye başlayacağız.
Davetiye?
Ahh!!! Başımın kara yazıları!
Daha davetiyeleri yazamadık ki...!!!

Puff..