30 Mart 2010 Salı

Sahne kokusu alıyorum...

Bana kariyerim boyunca yol gösteren ve her daim akıl hocalığı yapan Buse'nin o kaçınılmaz "Eee, turneye ne zaman başlıyorsun artık?" sorusunu sorması üzerine, sahne hasretim depreşti. Sahi bir seneyi geçmişti bu ara! Alfredo'nun inişli çıkışlı halleri ve sağlık durumu, benim evlilik hazırlıklarım, bebek derken ben işi bayağı boşlamışım meğer! Hızla harekete geçtim.



İlk iş, saatin kaç olduğuna aldırmadan yatağımın üzerinde bıraktığım laptopumu kucaklamak oldu. Salondaki geniş masaya yerleştim ve cep telefonumu da yanıma aldım. Önce menajerimi aradım. Adamcağız kız arkadaşıyla akşam yemeğinin ortasındaydı! Ona bu gece bir e-posta yollayarak yeni turne için tarihleri bildireceğimi söyledim ve bu program çerçevesinde Gaia'dan gerekli rezervasyonları yaptırmasını istedim.

Bu arada belirtmeliyim, Gaia bar zinciri, yıllardır güvenerek çalıştığımız ve kendimizi hangi şehirde olursak olalım son derece rahat hissettiğimiz bir müessesedir. Reklamları izlediniz!;)

Sonra oturup ince hesaplara giriştim. Ekibin hangi tarihlerde nerelerde sahne alacağı, ekstralar, araç rotasıyla ilgili tüm ıncık cıncık işleri halledip dosya halinde toparladım. Normalde tüm bu zımbırtıları ayarlamak menajerimin işidir ama sahneyle ilgili şeylerle uğraşmayı öyle özlemiş ve bu zorunlu ev istirahati yüzünden öyle sıkılmıştım ki! Böylesi çok daha keyifli oldu!

Bu turneden öyle aman aman sonuçlar beklemiyorum. Çünkü Alfredo ile yollarımız artık ayrıldı. Tüm atraksiyon işleri onun sırtında olduğundan, onun yerini Ayşegül ve Cem alacak. Haliyle istediğimiz kıvama ulaşmamız, bundan bir sonraki turneye kadar sürecek. Olsun! Ben halimden memnunum...

Sahnelerin kokusunu şimdiden burnumda hissedebiliyorum...

26 Mart 2010 Cuma



Başlık seksi ama içerik nedeniyle hayalkırıklığına uğrayabilirsiniz!
Çünkü benim bu aralar yataktaki halimin seksilikle pek ilgisi yok.
Hoş, Kara her fırsatta aksini iddia ediyor ama, ben nedense öyle hissetmiyorum.

Halsizliklerim iyice artınca doktorum bir süre ev istirahati verdi. Kayıt, prova yasak. Ben de ne yapayım? Evde de rahat vermiyor ahali zaten. Yok aman hızlı hareket etme, banyoya tek başına girmeye kalkma başın döner ayağın kayar düşersin, onu kaldırma, bunu çekeleme... Benim kadar aktif kadına yapılır mı bu!

Ben de payitahtımı yatak odama taşıdım, evi ordan yönetiyorum. Başucumda şarkı sözlerimi not aldığım defterlerim, bol bol atıştırmalık kremalı, şekerli, meyveli ıvır zıvır... Üzerimde yatak üniformam! On gün bu böyle. Ondan sonra doktor bey müsaade buyurursa normal tempoma döneceğim.

Ama laf aramızda, yataktan emir yağdırmak da pek bir güzel oluyor! Hişşttt... Aramızda dedim!





23 Mart 2010 Salı

Bir eve iki Bikem!

Evett, doğru! Meğer içimde bir ikinci Bikem taşıyormuşum da haberim yokmuş!

Pazartesi günü,
sabahın köründe ayağa dikildim. Kara'nın stüdyo çıkışını bekleyecek sabrım yoktu, öyle heyecanlıydım ki ağzıma lokma koyamadım! Daha zamanı gelmediği halde, arabanın anahtarlarını kaptığım gibi hastanenin yolunu tuttum.



Vardığımda hala oldukça erkendi, köşedeki bir kanepeye çöküp beklemeye koyuldum. Sırası gelen giriyor ve odadan ya kocaman bir gülümsemeyle ya da lanetler okuyarak ayrılıyorlardı.

- İnanamıyorum kız! Kobe'ye şükürler olsun!
- Lanet olsun ya gene mi erkek! Hem de beşinci! Aaarrggg!!!!!!

Ben anlamıyorum bu kadınları. Valla. O da senin evladın sonuçta, değil mi? Ha kız, ha erkek? Ennihayetinde sen içinde bir parçaya can veriyorsun, çok mu önemli kızı erkeği? Genç bir kadın "bacağından tutup sokağa atasım var" diye ağlıyordu koridorun ortasında... Gel de sinirlenme! Bunlar da anne olacak... Neyse... Hemşirenin tepeme dikilmesiyle agresif düşüncelerimden sıyrıldım.

- Bikem İşcan? Sıranız geldi.
- Teşekkür ederim.

Çantamı, montumu bir çırpıda toparlayıp doktorumun yanına girdim. Her zamanki gibi gülümseyerek karşılandım.

- Vayy, zaman ne çabuk geçiyor değil mi? Hoş geldiniz, buyrun geçin.

Ayakkabılarımı çıkarıp sedyeye uzandım. Ve farklı renklerde çoraplar giymiş olduğumu gördüm! Oysa daha geçen gün çorap çekmecemi toparlayıp, hepsini iç içe katlamamış mıydım ben? O dalgınlıkla bu moda felaketini nasıl yarattıysam artık...

- Hmmm...
- Ne oldu doktor bey?
- Birşey göremiyorum.
- Ne demek, nasıl göremiyorsunuz!? O iyi mi?
- İyi iyi, gayet iyi. Her bir uzvu yerinde, kilosu normal, gayet sağlıklı. Ama arkasını dönmüş. Cinsiyetini göremiyorum.

Dudaklarımı sıktım. Hadi be bebeğim... Ne inat ediyorsun? Dönsene önüne! Kime çektin bilmiyorum ki?

- Aha işte!

Kafam çevirip ekrana baktım... Ve tabii hiçbir şey anlamadım! Resim gözüm sıfırdır! Neyse ki kafamdaki sorunun cevabı, çok geçmeden geldi.

- Bikem hanım, ben burada bamya filan görmüyorum. Tebrik ederim, bir kız geliyor!
- Ah teşekkür ederim, çok teşekkür ederim!

İçime doğan çıkmıştı işte! Günlerdir kendimi erkek olacak diye şartlamıştım, ama kafamın içindeki o dip ses, bir kız taşıdığımı söylüyordu. Erkek isimlerine bakacağım diye internette araştırma yaparken, elim gözüm hep kız isimlerine gidiyordu. Demek doğruydu! Meğer kız bebek doğurmayı ne kadar çok istiyormuşum!

Gel bakalım minik Bikem, gel... Bir ipte iki cambaz olmaz derler ama, anlaşılan bir evde iki Bikem olacak. Kime çektiğin şimdiden belli oldu! Anne-kız yapacak çok işimiz var, çok!




PHOTO CREDIT: DEVIANTART by TikiLlanes

21 Mart 2010 Pazar

Sözün Özü...


Can't fit... by Bik!



20 Mart 2010 Cumartesi

Merhaba yabancı!

Gözlerimi açıp tavana diktiğimde saat gecenin bir buçuğunu gösteriyordu. Erken yatmanın dezavantajı işte... Uykun olmadık zamanda açılıveriyor, ayağa dikiliyorsun.
Ben de öyle yaptım.
Akşamdan biraz kırıklığım vardı. Kara'nın "üşüttün mü, ayağına sıcak su torbası koyalım mı, gene hırkasız geziyorsun, derhal yatıyorsun yoksa doktoru ararım" türevi iteklemeleri sayesinde kendimi on buçukta yatakta buldum. Mızıklanmam üzerine beni uyutmak için (!) Kara da yanıma uzandı. Sonuç? On dakika sonra yan yastıktan horultular geliyordu!




Parmak uçlarıma basa basa salonumuza, camın önüne geçtim. Aslında bir an evvel yatağıma dönüp kendimi Hypnos*un kollarına bırakasım vardı. Ama meret kaçtı mı kaçıyor işte! Yatakta tenceredeki dolma gibi dönenmektense, burada durmak daha iyidir diye düşündüm.
İyi ki de kalkmışım...
Yoksa hayatımın en önemli anlarından birini kaçırabilirdim.

Mutfağa gidip buzdolabından Yuu'nun hazırlayıp yolladığı -öncekiler değil, onlar çoktan bitti- çikolatalı bademli kirpileri olduğu gibi çıkarttım. Koca tabağı alıp, henüz sökmediğimiz yılbaşı ağacımızın önündeki kanepeye yerleştim.




Büyük bir arsızlıkla tıkınmaya koyuldum. Bir tane... Bir tane daha... Derken, hafifçe kasıldığımı hissettim! Nasıl yani?
Anlaşılan "birisi" bu gece yemeğinden hoşlanmıştı!
Nefes almaya bile korkarak hareketsiz kaldım. Bekledim. İşte, işte! Yine hissediyordum! O tanıdık hareket... Yüzünü bile bilmediğim, hakkında hiçbir fikir sahibi olmadığım o minik yabancı "ben buradayım" dercesine hareket ediyordu! Kuş kanadı gibi...Hafif hafif... İçimde bir bebeğin hayat bulduğu gerçeğiyle işte tam o anda yüzleştim.
Evet, fiziksel değişimlerim halsizlik, tutturmalar, ağlamalar... Ama bu bambaşkaydı! Aramızdaki ilk duygusal bağ kurulmuştu.
Islandığını farketmediğim yanaklarımı elimin tersiyle kuruladım. Yüzümde kocaman bir gülümseme olduğuna adım gibi emindim! Seri hareketlerle yatak odasına yöneldim, Kara bunu mutlaka duymalıydı!
Ayağa kalktığımı hisseden kanatlar, birden sessizleşti.
Kocamın ayakucunda dikilip bir süre yüzünü izledim. Ne de güzel uyuyordu... Kıyamadım. Hem ufaklık da susmuştu zaten. Kara'm kaç gecedir benim huysuzluklarım ve mide kazınmalarım yüzünden uyuyamıyor, gündüzleri zombi gibi geziyordu.
Usulca yanına kıvrılıp ayaklarımı dayadım...




* Hypnos, Yunan uyku tanrısı.


18 Mart 2010 Perşembe

SSS Bik

Bugün kendime ve bloguma dair sıkça karşılaştığım soruları kümülatif cevaplamak istiyorum.

- Blogun çok güzel, ama neden böyle birşeye ihtiyaç duyduğunu anlamıyorum.
- Farklı şeyler üretmeyi ve paylaşmayı seven bir yapım var. Hayalgücümü zorlamak hoşuma gidiyor.

- Rol yapma ve gerçeklik arasında çok fark var, biliyorsun değil mi? Öyleyse rolünü neden oyun platformunun dışına taşıyorsun?
- Evet, durumun gayet bilincindeyim. Ancak kısıtlı alanlar beni daraltıyor. Anlatmak istediklerimi karakter sayısıyla sınırlamak, fotoğraf yükleyip metin içi sayısız link vermek beni rahatsız ediyor. Hem ortaya koyduğum blogun, aslında oyun içi yazılan bloglara nazaran hiçbir konsept farkı bulunmuyor. Sadece görsellik açısından daha zengin. Neden daha fazlasını istemeyeyim ki?

- Taklitçilerin seni rahatsız etmiyor mu?
- Her insan bir olgunlaşma sürecinden geçer. Başta tarzımı, yaptıklarımı, jargonlarımı kopyalayanlar beni rahatsız ediyor, ben de o öfkeyle önüme geleni tırmalıyordum. Ancak Bikem artık belli bir yaşın insanı, hayatta belli şeyleri başarmış, öyle ya da böyle bir yere kimseye el açmadan gelebilmiş özgün bir kişilik. Sadece bir tane Bikem olduğuna göre, kalp kırmanın ya da rencide etmenin de bir anlamı yok, değil mi?

- Ya blog akımına uyup kendine site açanlar?
- E güzel birşey tabii. Birilerine ilham verebilmek, bir akımın öncüsü olabilmek gayet güzel. Bunun oyun kütüphanesi tarafından onaylı olması ise ayrıca gurur verici. Ancak gelin görün ki, oyunda 700-800 günü deviren, farkındalıkları olan karakterlerin konsept, olay ve anlatım dilini birebir kopyalaması son derece rahatsız edici.

- Neden?
- E bu insanlar artık çaylak değil. Ne nedir ne değildir aşağı yukarı biliyorlar. Farklı konular üretmek, bu konular hakkında yazmak ve değişik materyaller kullanmak varken hazıra konmak niye? Sonuçta Popmundo platformu bize son derece zengin bir içerik sunuyor. Hangimizin hayatı birbirine benziyor ki?

- Çaylaklara duyduğun öfkenin sebebi nedir? Sonuçta sen de çaylaktın.
- Kızıyorum, çünkü yeni nesil Popmundo oyuncularında son derece rahatsız edici davranışlar gözlemliyorum. En başta saygısızlık. Karşısındaki asker arkadaşıymış gibi hitap etmeler, istediğini elde edemeyince küfür, burnu havadalık... Okumamak... Dilenme kültürü de cabası.
Evet, biz de çaylaktık ama, bir sorumuz ya da sorunumuz olduğunda cevaplar için forumu talan eder, sabır gösterir, araştırma yapar, birine birşey sormadan evvel kırk kere düşünür ve mesafemizi daima korurduk.

- Yeni nesil oyunculara karşı tutumun genelde nasıl?
- Sabrımı korumaya çalışıyorum. "Bana kitap al, bana borç ver" gibi emir kipli mesajlara tepkim sert oluyor. Ancak karşımdakinin gerçekten zor durumda olduğunu, ihtiyaç duyduğunu hissedersem ve mesaj kibar bir dille yazılmışsa muhakkak yardımcı oluyorum.

- En çok hangi konularda mesaj alıyorsun?
- Gruba gelmek isteyenler oluyor. Daha ben ağzımı açamadan yeteneklerini sıralamaya başlıyorlar. Bunun dışında aşağı yukarı her gün karşılaştığım kitap-para talepleri ve tanışmak isteyenlerin mesajları...

- İstanbul'dan nefret ettiğini her fırsatta dile getiriyorsun...
- Doğru. İstanbul, en kalabalık nüfuslu şehirlerden biri olma özelliğini taşıyor. Akıllısı, delisi, hırsızı, kafasına göre sorguya çekeni, önüne gelene şırınga batıranı, puan avcıları, saygısız çaylakları... Sabır da bir yere kadar. Ama üniversiteydi, arkadaşlardı derken insanın ayağı buraya ister istemez bağlanıyor.


17 Mart 2010 Çarşamba

Bahar temizliği başlasın!

Tamam, biraz abartmış olabilirim ama bu yıl bahar temizliğine erken başladım. Ha niye diyeceksiniz, şöyle özetleyeyim: Haftasonu Kara'nın non-stop şarkı kayıtları ve ayağımın inmek bilmeyen şişlikleri yüzünden evde oturmak zorunda kaldım. Hal böyle olunca da dolaplara ve çekmecelere el attım. Hem de ne el atmak!



Önce gardrobumu bir hale yola soktum. Üzerime olanlar, olmayanlar, yeni aldıklarım... Hepsi ayrı askılara gitti. İç çamaşırı çekmecesinden çorap çıkınca, ha bi' gayret onları da devirdim. Ne kadar çok çorabım varmış bu arada! Hepsinin çiftini bulmak ve iç içe geçirip katlamak bir hayli zaman aldı.




Parfüm şişelerimin tek tek tozunu aldım, odanın çeşitli yerlerine dağılan bütün makyaj malzemelerimi topladım, kullandıklarımı kullanmadıklarımı ayırdım. Hatta en sonunda öyle bir gaza geldim ki, iş bitince bir de oturdum, el çantamı düzenledim.



Hazır açmışken, olmazsa olmazlarımı da paylaşayım sizlerle;
  • Cüzdan
  • Güneş gözlüğü
  • Dudak parlatıcısı
  • Çilek aromalı losyon
  • Özel telefon
  • İş telefonu
  • Kulaklık
  • Kalem
  • Ağrı kesiciler
  • Ajandam. Klasik kadınım huyum kurusun, eski usul not almayı seviyorum.
Günün özeti ve çıkarılacak dersler:
  • Pasaklıymışım, belli oldu.
  • Altı ay gemisiymişim, zira dolaplar altı aydır darma duman, o da belli oldu.
  • Ha bir de, eşyalarımı bu kadar bakımsız bırakmamam gerekiyormuş, yoksa işin içinden saatlerce çıkılmıyormuş.
PHOTO CREDITS: TUMBLR


16 Mart 2010 Salı

Çocuklarımız, 38, Melek, Bikem

Ahhh! Son bir ayım öyle koşturmacalı, öyle kargaşalı ve öyle neşeli geçiyor ki anlatmakla bitmez yahu!
Evet pek yazmıyorum, çünkü karım, biricik sevgilim Bikem'im zaten çok güzel anlatıyor herşeyi.
Arada bir araya giriyorum ben de böyle.

Bi' ara dedik "Hadi çıkıyoruz yollara!", Petek'le Bahriye'yle sorunlar, uyuşmazlıklar... Kara yine kaldı İstanbul'da!
Hoş, bu durum karımla çok güzel bi Moskova kaçamağı yapmamıza da vesile oldu; ertelenen balayımızı doya doya yaşadık.
Ahh Moskova ahh! Seviyordum seni, ama artık daha da çok seveceğim anlaşılan! Çünkü unutulmaz birkaç gün yaşattın bana! Karımdan duydunuz zaten. O sahne hala gözümün önünde:

Televizyonun karşısına yayılmış NBA maçını izliyordum. Hatun birden yanıma kedi gibi sokuldu:

- Aşkımm?
- Efendim?
- Alışveriş yapmamız lazım.
- Neden?
- Düz ayakkabılara ihtiyacım var. Ve tabii yeni giysilere.
- İyi tamam alalım da, nereden çıktı bu şimdi?
- Dur sözümü kesme, daha bitmedi.
- ?
- Artık sigaranı balkonda içeceksin.
- Hoppalaaa... O niye o?
- Ve bir süre akşamları yalnız içeceksin, ben sana eşlik edemeyeceğim.
- Bik?
- Söyle sevgilim...
- Sen?
- Evet ben?
- Sen kafayı mı yedin?
- Yok, yemedim. Ama her an yiyebilirim. Karaa... Hamileyim ben!

Kafayı ben yiyorum, yedirtiyorsun, kafayı yedirtiyorsun bana Bikeeem...!!!

Evet baba oluyorum! Hem de rüyalar kadar derin, melekler kadar güzel karımdan! Günler geçmiyor artık yahu! Cinsiyeti ne olacak? Umrumda mı, ne olursa olsun! Bizim meleğimiz o sonuçta.
Bikem dün akşam elinde kağıtlar, değişik kitaplar, internet çıktıları ile yanıma geldi.

- Mmm... Aşkım? İsim seçmeliyiz.

Elimizdeki bir sürü seçeneği inceledik, elemeler yaptık ve en nadir, en güzel anlamlı olanları seçip yeni bir liste oluşturduk. Cinsiyeti belli olsun, belki o zaman size de söyleriz (:

Güzel bebeğimizi beklerken evimiz de bir hayli kalabalık laf aramızda. Büyüğüyle küçüğüyle bütün yavrularımız bir arada. Bu soğuk havada dışarda oynuyorlar, ev de çocuk bahçesine döndü, hepsi bir o yana bir bu yana koşturup duruyor! Yahu hanginizi seveyim, hanginizle konuşayım fırsat bulamıyorum ki! (:

Zaman nasıl da hızlı geçiyor... Şafak'la bara gidip iki tek atmaya bile başladık. Havuzda çıplak yüzdüğü günler dün gibi oysa! Devrim'im ortaokulda, lise başlayacak yakında. Gitar kursları, kızlarla takılmalar, saç jölelemeler...
Kızlarım da bir cilveli ki sormayın gitsin! Geçen gün Ayşegül erkek arkadaşıyla paten yapmaya gidecekmiş, izin istiyor benden! "Yahu ne zaman yürümeyi öğrendin de buz üstünde kuğu gibi süzüleceksin" demekten zor alıkoydum kendimi.
Siz benim gözümde hala bebeksiniz...

Ha bu arada...
Zaman dedik geçiyor dedik ya, daha dün yeniyılı kutladık. Başım da felaket ağrıyor hala! Bikem acaba neler saçmaladım yine sana? Kobe'ye şükür bi' içmeyen sen vardın da toparladın hepimizi! En son hatırladığım Kâdi ile karşılıklı göbek mi ne atıyorduk dansözü ittirip...

Üç gün sonra yaş olacak 38.. Yaşlandıkça bir kadınlar depresyona girer bilirdim, meğersem erkekler de giriyormuş yahu!
Bikem'in ben turnedeyken attığı kutlama mesajları daha dün gibi... ''Aşkım nice senelere yaş 30''
En sinir olduğum şey de ben yaşlandıkça Bikem güzelleşiyor. Karnı büyüdükçe bile, çıldıracağım yahu! Her saniye yaşlanıyoruz ama, sanki Solnuşkam her saniye daha da güzelleşiyor. The Curious Case Of Bikem İşcan filmini çok izliyorum ben bu aralar, loğusa dönemi melek olup uçarsa hiç şaşırmayacağım!

Yine aşkımı izlerken sabahlamışım...
Şimdi ben seni bırakıp da nasıl üniversiteye gideyim, o dımbıllara ders anlatayım? Beyinleri de basmıyor kızanların. Hayatım hamileliğinden dolayı dersleri biraz daha hafifletti, öğleden sonra katılacak bize.
Aşermeler yavaştan başladı zaten. Gecenin üçünde insanın canı profiterol çeker mi yahu!? Pijamalarla Taksim'i talan ettim. Neyse ki pastahaneler işe geceden başlıyor da bulmak zor olmadı.

- Bik?
- Kara'm?
- Şimdi bu içerden bizi görebiliyor mu ?
- Mmm..Bilmem?
- Uuu gözlerini kapa ufaklık.
- Ka...
- Şşşşş!

38 yıldır tadamamışım bu mutluluğu.
Sabah mutlu uyanıyorum, üşenmeden karıma kahvaltı sofrası hazırlayıp yatağımızda ellerimle yediriyorum, çocukları uyandırıp okula, kursa, çapkınlığa gönderdikden sonra kendi işlerimi hallediyorum. Akşam da magazinmiş, paparazziymiş aldırış etmeden karımla alışveriş keyfi yapıyoruz, yemeğe gidiyoruz, dostlarımızla eğleniyoruz.
Ailenin anlamını şimdi daha iyi kavrıyorum.


Kara İşcan

48!

Ebatları her gün santim santim genişleyen gövdem nedeniyle son zamanlarda biraz hantallaştım. Merdivenlerin son üç basamağından küttt diye atlayan, tur otobüsünün altına girip tamirat yapan ve deli gibi araba kullanan bendeniz, bir anda süt dökmüş kediye döndüm. Bu nedenle yılbaşı gecesini kocamla sakin bir restoranda başbaşa yemek yiyerek kutlama planı, bana oldukça cazip göründü.
Nerdee!!??
Öğleden sonra iki buçuk üç civarı seksi nazi kapıya dayandı.

- Kalk kalk kalk, daha kuaföre gideceğiz, manikür pedikür var, kalk! Bak hala oturuyor!
- Dur hele bi' soluklan! Nereye gidiyoruz?
- E baraaa... Kâdi yer ayırttı hepimize.
- Ya olmaz.
- Nedenmiş?
- E karnıma filan çarparlar itiş kakış olur, dışarısı maganda kaynıyor, kan alanı, sorguya çekeni, asılanı...
- Ay Bikeeemmmm... Kaç çocuk doğurdum, gık demedim valla! Ben, Kâdi, Murat, Hande, Alarcın, Paris, Rob, e üstüne bir de Kara? Bu kadar kişinin koruma çemberi içinde kim gelecek de seni rahatsız edecek? Bizimkiler çaktılar mı oturturlar valla!

Ne kadar itiraz edebilirdim ki? Eninde sonunda Buse beni sürükleyerek evden çıkarırdı nasıl olsa!


Alışveriş ve kuaför faslını hızlıca tamamlayıp soluğu evde aldık.
Kara çoktan hazırlanmıştı bile! Adam hepimizden hevesli yahu!


Akşam herkes toplandıktan sonra, kendimizi İstanbul'un en gözde eğlence mekanlarından biri olan Kotsin'e attık. Gece boyu meyve kokteyli ile idare etmek biraz sinir bozucu olsa da, çok eğlendim. Bir kere herkes kafayı bulmuşken tek ayık kişi olmanın birtakım avantajları var! Ağzından laf kaçıranlar, "seviyorum ülenn" nidaları atanlar, coşanlar, kopanlar... Murat'ın yakası açılmadık fıkraları yüzünden sandalyeden düşenler...! Tek tek isim vermeyeceğim tabii, ama bu arada bol bol da video çekimi yaptığımı da itiraf etmem gerekir! Malum, ilerde şantaj için lazım olabilir...;) *"çakalllll" dediğinizi duyar gibiyim nedense:)*

- Ya dediklerimi yaparsınız, ya da bu görüntüleriniz internete düşer, tıklanma rekoru kırarsınız!
- Emredersin sahip!
- Kâdi koş leğen getir! Hande, ayaklarımı yıka!
- Peki sahip!

Öhm..
Coşmayalım tamam!:)




Son olarak, 47. yılın son gecesine dair bilançoyu sıralıyorum:
  • Kocam bir büyük devirdiği için arabayı ben kullanmak zorunda kaldım.
  • Murat nasıl becerdiyse saçını tuvalet kapısının menteşesine kıstırdı. İmdadımıza eli bıçaklı garson yetişti. Azıcık ucundan gitti!
  • Kâdi'nin hiç içemediğini gördük. Geceyarısından sonra mezelerin yanında uyuklamaya başladı. Toparlamak Buse'ye düştü.
  • Alarcın'ın gizli bir aşkı olduğunu öğrendik. Kobe hayır etsin!
  • En sağlamımız Paris çıktı. Ancak dansederken, bilmem kaç yüz dolarlık Jimmy Choo marka cicisinin topuğu kırıldı.

Mutlu yıllar Popmundo!

13 Mart 2010 Cumartesi

Paris coştu!

Bu sabah Paris, elinde bir dolu paketle çıkageldi. Ben ne olduğunu anlayamadan içeri daldı ve her zamanki zarif hareketleriyle -ve arkasında enfes bir YSL kokusu bırakarak- kanepeye kuruldu.

- Hayatımcım, bunlar senin.
- Nasıl yani?
- Doğum alışverişi yaptım sana. Şimdi, bu dönemde herkes bebeğe birşeyler alıp gelecek. Oysa ki kraliçe sensin. Senin bakımlı, güzel ve sağlam durman gerek.
- Ay sen delisin! Yahu doğuma daha çok var ama, daha yeni yıla gelmedik, ufaklık ise baharda doğacak?
- Olsun. Bak şimdiii...

Ve Paris, kanepenin üzerine cicilerimi sıralamaya koyuldu:



  • Organik şampuan ve saç kremi
  • Çiçek kolonyası: Parfüm yasak olabilir ama hafif bir çiçek kokusu fena olmaz.
  • Yaseminli kalıp sabun
  • Zeytin ağacı özlü gazsız deodorant
  • Göğüs kremi
  • Rahatlatıcı banyo kristalleri
  • Deniz mineralli vücut losyonu
  • Renkli dudak nemlendirici
  • Gözaltı kapatıcısı: Uykunu alamıyor olabilirsin ama bu yorgun görünmen için mazeret değil.
  • Fırça-tarak seti
  • Önü tamamen düğmeli elbise gömlek: Bununla hem emzirmek çok kolay olacak hem de hasta gibi gecelikle oturmayacaksın yatağında:P
  • Parmakarası terlikler: Hem şık hem rahat, hastanedeyken hemen ayağına geçirip kalkabileceksin.
  • Bambu şans kolyesi
  • Koyu kırmızı cam küpeler
  • Maneki neko şans kedileri: Büyüğünü odanın girişinde bir yere koyacaksın, küçük anahtarlık da odanın anahtarına takılacak!
  • Kırmızı tavusküşü tüylü lohusa tacı :)

Ve son olarak, beğenmeme lüksün yok kadın! Bunları seçebilmek için 6 saat boyunca Bergdorf Goodman mağazasında dönüp durdum!!



Buse'nin isyanı!

Gecenin esselasında Buse'nin telefonuna fırladım.

- Hayatım noldu?
- Deliriyorum ben Bikem, deliriyorum!
- Hayrola?
- Ne hayrı be... Yapımcı kayıt ayarlamalarında değişiklik yapmış. Gece 9'a kadar!
- E yok artık!
- Valla öyle! Yeter ulan yeter! Emekli olmak istiyorum! Lidyalılara ağaç girsin ağaaaçç...! Ne halt etmeye parayı icat ettiler?! Tüm işyerleri kapansın, stüdyolar filan, koyunla, taşla, odunla takas sistemine geçelim, n'olur yaaa...
- Buse sakin!
- Ne sakini be ne sakini! Rodimi takasa versem, iki hıyar alamam karşılığında be! Çalışırken öleceğim!
- Ölmezsinnn...
- Yok yokkk, ben stüdyoda öleceğim, biliyorum. Bi' uçağa binmek, ıssız bir adaya düşmek, orda da mango yerken ölmek istiyorum ama ben!
- ...
- Alo?
- ...

Flashback



PHOTO CREDIT: TUMBLR


Karar


Bu gece, benim için zor bir gece oldu.
Saatlerdir müzik kariyerim üzerine kafa patlatıyorum.
Biliyorum ki artık Alfredo'mun günleri sayılı. Ve Ayşegül ile Cem bana yardımcı olup, bir zamanlar Alf ile kararlaştırdığımız rotada ilerlemem için ellerinden geleni yapacaklar. Ama kendimi o kadar yalnız, hatta çaresiz hissediyorum ki...

Grubumuzun adı Shaufu Mapal. Swahili dilinde gösterişli, afilli dostlar anlamına geliyor. Gel gör ki, Alf olmadan, grup arkadaşım olmadan çoğul eki kullanmanın ne manası var ki?

Yeni bir isim seçmeliydim.

Modumun değişkenliği, düşüncelerime de yansıdı. Önce, "Ne kendini hırpalıyorsun Bikem? Alfredo olsun olmasın, bu yeni bir başlangıç" diye düşündüm. Ve grubun adını Maisha Mapya (Yeni Hayat) olarak değiştireyim dedim. Fakat üzerinden on saniye bile geçmeden, içime bir hüzün çöktü. "Artık yalnızsın Bikem... Yapayalnız" dedim kendi kendime. "Peke Yangu" ... Tek başına... Ama bu depresiflik de bana yakışmazdı, bu yas hali...

Çünkü Alfredo ve ben, müziğimizin soundunu hayatın neşeli, çarpıcı renk ve motifleri üzerine oturtmuştuk. Uçsuz bucaksız savanların gün batımında büründüğü o canlı turuncu, göğün göz alan mavisi, avını gözleyen bir yırtıcının altın sarısı ışıltısı... Ve biz, çoğu insanın düşünüp de arkamızdan konuştuğunun aksine, Afrika müziğini Afrika için seçmiştik. Kolay olduğu için değil, yüreğimize yattığı için istemiştik. Ben heavy metal kökenliyim, Alf ise punk rock. Buna rağmen, sahnede eski kabile öykülerini canlandırır, ayrımcılığa karşı konuşur ve dansederken hissettiğimiz mutluluk, heyecan ve tatmin duygusunu başka hiçbir platformda hissetmemiştik. Bu duygudan, bu hedeften onunla ya da onsuz, asla vazgeçemezdim.

Böylece nihai kararımı verdim.
Yola "Shaufu Mapal" olarak devam edeceğim.
Çünkü biliyorum ki, öyle ya da böyle, gelecekte beni ne beklerse beklesin, Alfredo sahnenin bir yerinden mutlaka beni gözlüyor olacak.
Keşke seni kurtarmanın bir yolu olsaydı dude.
Bak, Noel gecesi içime düştün gene...

Tur otobüsünden bana aldığın mor puantiyeli pijamaları bulup derin bir uyku çekme vakti şimdi.




12 Mart 2010 Cuma

Princess in the tower, children in the fields...







11 Mart 2010 Perşembe

Yasaklar..Yasaklar..


Züzü'nün vampir temalı, bol kırmızı şaraplı, vahşi düğününün ardından İstanbul'a döndük.
Yapılacaklar listemin başında doktorumla randevuya gitmek vardı.
Sen misin kaşınan?
Muayenehaneden elimde uzunnn bir listeyle ayrıldım:

  • Sigara yok.
  • Alkol yok.
  • Kafein yok.
  • Adaçayı yok.
  • Ayak masajı yok.
  • Sıcak suyla temas yok.

Masaj bebeği kasarmış, efendim sıcak su kanama riskini artırırmış. Adaçayı tehlikeliymiş... Doktorcuğum saydı da saydı. Liste bu kadarla sınırlı kalmıyor, suşi bile yasak! Cıva bilmemnesi bebeğe geçebilirmiş.
E ne yiyeceğim ben?

İşin aslı sigarasızlık hiç kasmıyor, ama kahve içememek beni deli ediyor. Nasıl bir kafein bağımlısı olduysam, kahve olmadan 7 / 24 zombiye bağlıyorum. Neyse...

Eve gelince ilk iş camları açıp temizliğe girişmek oldu. Her yer toz... İstanbul'un bu halini sevmiyorum zaten, tozu alıyorsun, biraz sonra bir dönüyorsun, o da ne? Demin sildiğin yer gene bir parmak toz! Ama sağolsun, Kara ortalığı toplamama çok yardımcı oldu. Perdeleri bile astı, o derece! Yukarılara uzanmayacak, abuk sabuk gerinmeyecekmişim.

Sözün özü bu. İstanbul'a dönmekten hiç memnun değilim. Ama kocam, çocuklar ve arkadaşlarım burada. Buse ve Kâdi turne arasındalar, Alarcın yanımda, Paris yanımda. Daha ne isterim?
Sanırım buldum!
Hande'mi... :(


10 Mart 2010 Çarşamba

A good night kiss from Züzü

Dünürüm yiğidimin düğünü sebebiyle sabah erkenden Belgrad'a uçtum. Hem taze anne hem de taze anne adayı (ikisi bir arada evet!) olan Züzü o sırada otelde kendini devirmiş mışıl mışıl uyuyordu. Bu kadar erken geleceğimden de haberi yoktu!

Otele yerleşir yerleşmez ilk iş, resepsiyonistin cebine üç beş kuruş sıkıştırıp Züzü'nün oda anahtarlarının yedeklerini almak oldu. (Tamam, pek de üç beş kuruş değil ama Belgrad'ın böyle gevşek bir hali var, neylersin!)
Tekin'in henüz gelmemiş olması işime geldi tabii, bizimkileri uygunsuz vaziyetlerde basmam hiç de hoş olmazdı:)
Parmak uçlarıma basa basa içeri süzüldüm. Zühre'm yine darma dağınık yayılmış, çarşafları yere atmış, Bora'sını da koynuna almış yatıyordu. Yavaşça yanına oturdum.

- Züzüü...
- Hıı...
- Hatunn!!
- Mmm.. Aşkımm?
- Ay benim Tekin'e benzer bir halim mi var?
- Aaaa! Bikemellaa!??

Gözleri faltaşı gibi açıldı:

- Ne zaman geldin?! İçeri nasıl girdin!!! Ay hoşgeldinnnnn...
- Şimdi geldim, rüşvet verdim, hoş bulduk! Hadi ayaklan bakalım gelin hanım!



Bizim gürültümüze uyanıp mızıklanmaya başlayan Bora'yı kucağıma aldım. Ayol o ne öyle? Bildiğin konsantre edilmiş bir küçük adam! Abartmıyorum kocaman saçları var! Üstelik Züzü'nün de tıpatıp aynısı! Ağız, burun, kulak şekli, çene!

- Buna hamileyken aynaya çok mu baktın kadın!
- Narsistim ben, bilmiyorsun sanki!:)

Kahvaltının ardından kendimizi Belgrad sokaklarına vurduk. Günümüz alışveriş, yemek ve tuvalet üçgeninde geçti. İkimiz de hamile olduğumuzdan sürekli her gördüğümüz kafeye ve restorana "Ay benim içim kazındı" diye atladık. Arabayı da ben kullandım, daha doğrusu kullanamadım. Çünkü adım başı neredeyse her dükkanın önünde parketmek zorunda kaldık! Demek ki neymiş? Açken ya da hamileyken vitrin bakılmayacakmış, yoksa insan eline ne geçerse satın alıyormuş! Hele aç bir hamileysen, durum çok daha tehlikeliymiş!


Akşam Tekin bey teşrif edince de Bora'yı emanetleyip otelin masaj salonunda günün yorgunluğunu attık.

Gece, tüm ısrarlara rağmen müstakbel karı-kocayı yalnız bırakıp erkenden odama kaçtım. Yeminle, ne sırt kaldı ne de ayak! Her yerim ödem topladı... Zühre'nin enerjisine yetişmek mümkün değil!
Yarın düğüne kadar bir temiz dinlenmem lazım.
Sonra mı?
İstanbul... Gene İstanbul!


PHOTO CREDITS: WILDFOX, GOOGLE


8 Mart 2010 Pazartesi

Dövmem geldi!



*iç ses*

Yaramazlık yok Bik! Dövme için doğum sonrasını beklemek zorundasın.

Şimdi otur bakalım uslu uslu, daya ayaklarını kocanın bacaklarına, mutlu mesut televizyon izle. Gıkın çıkmasın!

Kendime not: 34 gün sabret.


7 Mart 2010 Pazar

Fairy Dust For My Baby

I collect the beauties that I see and hiding them in a jar for my baby.

PHOTO CREDIT: TINYPIC