Otele yerleşir yerleşmez ilk iş, resepsiyonistin cebine üç beş kuruş sıkıştırıp Züzü'nün oda anahtarlarının yedeklerini almak oldu. (Tamam, pek de üç beş kuruş değil ama Belgrad'ın böyle gevşek bir hali var, neylersin!)
Tekin'in henüz gelmemiş olması işime geldi tabii, bizimkileri uygunsuz vaziyetlerde basmam hiç de hoş olmazdı:)
Parmak uçlarıma basa basa içeri süzüldüm. Zühre'm yine darma dağınık yayılmış, çarşafları yere atmış, Bora'sını da koynuna almış yatıyordu. Yavaşça yanına oturdum.
- Züzüü...
- Hıı...
- Hatunn!!
- Mmm.. Aşkımm?
- Ay benim Tekin'e benzer bir halim mi var?
- Aaaa! Bikemellaa!??
Gözleri faltaşı gibi açıldı:
- Ne zaman geldin?! İçeri nasıl girdin!!! Ay hoşgeldinnnnn...
- Şimdi geldim, rüşvet verdim, hoş bulduk! Hadi ayaklan bakalım gelin hanım!

Bizim gürültümüze uyanıp mızıklanmaya başlayan Bora'yı kucağıma aldım. Ayol o ne öyle? Bildiğin konsantre edilmiş bir küçük adam! Abartmıyorum kocaman saçları var! Üstelik Züzü'nün de tıpatıp aynısı! Ağız, burun, kulak şekli, çene!
- Buna hamileyken aynaya çok mu baktın kadın!
- Narsistim ben, bilmiyorsun sanki!:)
Kahvaltının ardından kendimizi Belgrad sokaklarına vurduk. Günümüz alışveriş, yemek ve tuvalet üçgeninde geçti. İkimiz de hamile olduğumuzdan sürekli her gördüğümüz kafeye ve restorana "Ay benim içim kazındı" diye atladık. Arabayı da ben kullandım, daha doğrusu kullanamadım. Çünkü adım başı neredeyse her dükkanın önünde parketmek zorunda kaldık! Demek ki neymiş? Açken ya da hamileyken vitrin bakılmayacakmış, yoksa insan eline ne geçerse satın alıyormuş! Hele aç bir hamileysen, durum çok daha tehlikeliymiş!
Akşam Tekin bey teşrif edince de Bora'yı emanetleyip otelin masaj salonunda günün yorgunluğunu attık.Gece, tüm ısrarlara rağmen müstakbel karı-kocayı yalnız bırakıp erkenden odama kaçtım. Yeminle, ne sırt kaldı ne de ayak! Her yerim ödem topladı... Zühre'nin enerjisine yetişmek mümkün değil!
Yarın düğüne kadar bir temiz dinlenmem lazım.
Sonra mı?
İstanbul... Gene İstanbul!
PHOTO CREDITS: WILDFOX, GOOGLE




