30 Nisan 2010 Cuma

İstanbul'a Dönüş

Aslında ayaklarım geri geri gidiyor, ama yapılacak çok da fazla birşey yok. Dört gün içinde turnemiz başlıyor ve benim de son hazırlıkları iki ayağım bir pabuca girmeden (artık nasıl olacaksa) tamamlamam gerekiyor.
Alan'ın ve Zühre'nin dairelerine yayılmış olan eşyalarımı toparladım. Bir hafta içinde nasıl böyle dağılabildim anlamıyorum! Ceketim bir evden çıkıyor, stilettolarım başka evden! Kobe'ye şükür minik Bik'in tüm eşyaları tek çantadaydı da, biberon nerde, emzik nerde sorunsalına girmekten kurtuldum!

Bu arada belirtmem lazım, halen havadayız ve ben jetlagin feriştahını yaşıyorum. Singapur'dan ayrıldığımızda geceydi, İstanbul'a indiğimizde de hava çoktan kararmış olacak. Bir daha Bikem'i bu kadar uzun uçak yolculuğuna çıkartmayacağım. Yol dört saat, ama yine de kıyamıyorum kızıma, ne yapayım...

Ayaklarım yere değince beni bir dolu iş bekliyor. Önce Ayşegül'ün yetenek durumunun nasıl olduğunu kontrol edeceğim. Ardından hızlı bir prova temposuna girip ilk konser öncesi olabildiğince hazırlıklı olmamız gerekiyor. Şimdilik kayıtlık bir durumumuz yok, ama bu konudaki görüşmelerimi de menajerimle tamamlamalıyım. Bu arada sahne kıyafetlerinin hazırlanması, tur otobüsünün elden geçmesi gerekiyor. Ha, bir de minik Husky'm Bik'imin aşıları var. Türlü türlü şehir gezeceğiz, kızımı da ardımdan İstanbul'da bırakacak değilim herhalde...

Sadece dört gün daha Bikem. Sabret. Sonra bir daha kırk küsür gün İstanbul'un yüzünü görmeyeceksin.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Sanırım adliyeye uğramam gerekiyor...

Gerginliğim had safhada.

Dört gün önce, İstanbul'un sinirine stresine ve bende yarattığı psikolojik baskıya dayanamayarak Singapur'a, Simin, Züzü ve Alan'ın yanına kaçtım. Ben Zühre'nin evine direkt gittim yerleştim, o arada Simin'in doğum günüsünü kutladık, yemeklere çıktık, paso gezdik. Öyle ki o arada iki kilo almışım, burası kayıt dışı olsun lütfen!
Tüm bu eğlence ve curcunanın arasında kafamı esas meşgul eden sorunları da yokedemedim henüz. Mevzu başlıktan da anlaşılacağı üzere Kara'yla ilgili. Zaten anlamamak, sezmemek için aptal olmak gerekir.

Yaklaşık üç yıl süren uzunn nişanlılık süremiz boyunca, Kara'nın sayısız kadın arkadaşına denk geldim. O da benim erkek arkadaşlarıma. Evlenmeye karar verdiğimiz zaman, bu arkadaşlarıyla görüşmeye devam edebileceğini, buna asla karışmayacağımı, ancak çizgiyi aşmaması gerektiğini söyledim.

Söylemesine söyledim de, son bir haftadır yaşananlar artık başka şekilde yorulacak ya da yenilip yutulacak cinsinden değil.
Geçen gün, bir yalan yakaladım. Hayatta en katlanamadığım şey aptal yerine konmaktır, o an kanımın beynime çıktığını hissettim. Çünkü kocam, alenen bir başka kadınla aynı yatağa girmişti.
Sonrası "sarhoştum, hatırlamıyorum, farketmedim, yapma dedim dinlemedi" tipi kırk tane özürle geçti. Atladım Singapur'a geldim.

Yakın arkadaşlarımdan gelen telefonlar, meydanın tabir-i caizse boş kaldığının o kadar açık bir göstergesiydi ki! Bir anda yemekler, blog yorumlaşmaları havada uçuşmaya başlamış meğer. Sonrası malum. Telefonda saatler süren uzun bir kavga.

- Haddini aşma!
- Esas sen beni böyle saçmalıklarla itham edemezsin!
- Sen sütten çıkma ak kaşık mısın?!
- Uzak dur benden!
- Uzak olmak için buraya geldim zaten!

Filan, falan, filan, falan...
Atışmanın ardından telefonu kapatıp, sessizlikle başbaşa kaldığımda düşünmekten kendimi alamadım... Yanlış olan neydi?

Evli bir kadının kocasını paylaşmak istememesi mi?
Kocanın rahat duramaması mı?
Eli ayağı rahat durmayan arkadaşlarına "Hanımlar ben evliyim" diye sınır çizememesi mi?
Hatır gönül kırmamak adına karısını kırması mı?
Yoksa ben en baştan despot kadın yerine anlayışlı kadın olarak bu zemini kendim mi hazırlamıştım?

Ben mezhebi geniş bir insan değilim. Benim olan benimdir. Ha, eğer öyle değilse o zaman isteyen alabilir. Benden bu kadar.
Daha fazla aptal yerine konmayacağım.

Aşkın ömrü üç yıldır derler, sanırım biz son kullanma tarihimizi doldurmuşuz.
Evettt... Sanırım önce avukatımı arayıp sonra da adliyeye uğramam gerekiyor.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Londra Kaçağı


Türkiye sınırları içerisinde nasıl sıkıldım, nasıl bunaldım anlatamam. Turnenin başlamasına kalmış şunun şurasında on küsür gün, kayıt, prova, hırt pırt zırt... Ani bir kararla Alan'a telefon açtım.

- Hangi şehirdesin koordinat belirt.
- Londra?
- Ok, eşyaları toplayıp geliyorum.
- Eşyalar mı?!

Öyle kolay "geliyorum" dedim ki! Gören arabaya atlayıp 15 dakikalık mesafeye gidiyorum zannedecek! Tur otobüsünden bir iki eşyamı toparladım, minik Bik'i Ayşegül'e emanetledim ve ilk jete atladığım gibi soluğu Londra'da aldım.

İner inmez de, Alan'ın sipariş ettiği bitter çikolatalı yüklendim.
Sağa bakınıyorum yok, sola bakınıyorum yok. Nerede bu herif?

- Alo nerdesin?
- Dur geliyorum, anahtar vereceğim.
- Bekliyorum.

O da ne? Trençkotumun cebimde birden bir ağırlık hissettim, elimi attım, bir anahtar! Ucunda "Belial " yazıyor. İyi de nereden girdi bu şimdi buraya? Telefonun kapağını baş parmağımla ittirip kulağıma dayadım:

- Alan, bittin sen! Gene mi gizlendin?

Telefonun ucundan kısık bir kahkaha geldi, ayar olmuş bir şekilde kapattım ve taksiye atlayıp sayın valimin evine doğru yola koyuldum.
İki satır kafa dinlemeye gelmiştim ben buraya değil mi?
Kafam kazan gibi oldu şerefsizim!

Sokağın ucundaki ultra lüks apartmanın önünde durduk. İnip kapıya yöneldim, zildeki isimlere baktım. Alan... Yok. Patel, Patel, Patel... E o da yok? El mahkum içeriye girdim ve koklamaya koyuldum. Kahve kokusu hangi daireden geliyorsa, Alan'ın ev orasıdır!
Şükür üçüncü denemede buldum!

Buldum da Alan gene yok!
Tekrar telefon:

- Ağzını burnunu kırdığımın herifi, eve geldim burada da yoksun, iki saniye sabit dur be!

Hop! Arkamda bitiverdi!
Tek kelime etmeyip kahveyi hazırladım, çikolataları fincanların yanına dizdim, sonra da kanepeye tek kelime etmeden çöktüm. Tribin dik alası!

- Kadın, öyle sus pus oturup asabımı bozma benim. Şimdi gidip üzerini değiştiriyor, etek ceket birşeyler giyiyor, şu zombi makyajını da siliyorsun. Hanım hanımcık ol bakayım!

Üzerimdeki deri pantolona ve Iron Maiden tişörtüne baktım.
- Sebep?
- Sebep canım, hükümetimizin şehirde yeni istihdam alanları yaratılması ve doe hakimiyetinin sonlandırılması amacıyla yürüttüğü kampanyanın yeni yüzü olacaksın!
- Ha?
- Ya salağa yatıyor bak! Bak şimdi, gittim Züzü'nün fotoğraflarını çektim, Simin'in fotoğraflarını çektim, Yaprak'ın fotoğraflarını çektim, bir sen kaldın.
- Seksist bir reklam kampanyası sanırım ha?
- E biraz. Hükümetin seksi kadınlarını kullanıyorum, olamaz mı?
- Şu fotoğrafların negatiflerini göstersene bakayım bana?

İstemez olaydım!
Sayın defterdarım Zühre, içinde siyah dantelli sütyen üzerinde yarı şeffaf beyaz gömlek, masanın üzerinde bacak bacak üzerine atmış. Simin'in elinde silah, seksi polis modunda. Yaprak desen gözleri bağlanmış bir elinde terazi bir elinde kılıç, adalet tanrıçasının modern versiyonu!

- Bu fotoğrafları görüp de Singapur'a gelmeyecek erkek olamaz Alan.
- Dur bakalım henüz seni görmediler...

Bu bizim çekimlerden ufak bir örnek. Yakında Singapur'da şehir içinde, komşu şehirlerde ve seyahat yolları üzerindeki bilboardlarda yerimizi alacağız.

Gelin siz de Singapur'da çalışın.
Şehrimizin sosyal, kültürel imkanlarından, üniversitemizden faydalanın.
Farklı bir dünya görüşü, yüksek yaşam kalitesi için : SİmiNGAPUR!
Ops..
Singapur!
Simiş'in kulakları çınlasın:))

21 Nisan 2010 Çarşamba

İtinayla çocuk büyütülür!

İstanbul'dayız. Hayat şimdilik normal rutininde görünüyor.
Kara'nın doğumu neden kaçırdığı ortaya çıktı. Ölüler Günü öncesinde - aynı zamanda evlilik yıldönümümüz- bana sürpriz yapmak için Londra'ya önceden gitmiş, daire tutumuş, dayamış, döşemiş. Döşemiş de... Sırt çantasını uçakta bırakmış. Haliyle telefonu da. Havayolları şirketi benim şaşkoloz kocama eşyalarını teslim edene kadar ben yavru Bik'i çoktannn emzirmeye başlamıştım bile!

Sonrası binbir özür tabii.
İstanbul'a gelince ilk işi bebeğimizi kucağına almak oldu. Yüzüne baktıı, baktı, sonra şaşkın bi ifadeyle bana dönerek "Ne kadar egoistsin!" dedi. "Hamileliğin boyunca gözünü aynadan alamadın değil mi hain kadın, baksana, bu sana tıpatıp benziyor!"

Yorumsuz!
Ama Bikem'in babasını andıran halleri de var.
Doğumun üzerinden on gün geçti ve ballı böreğimin yüzünün hatları, ifadesi daha bir oturdu. O miniş miniş, kırış kırış surat, yerini gergin bir cilde, asabi bakışlara ve Kara'nınkiler gibi dimdik huysuz dağınık saçlara bıraktı. Gözler bebek mavisi kalır zannediyordum, ama inanılmaz derecede derin ve açık bir maviye döndü. Hâzâ Husky bebeği!

Talepkâr görüntüsünün altında, Bikem aslında son derece uslu bir kız. Gece ağlama nöbetleri tutmuyor mesela. Aslında doğumhanedeki o feryat figandan sonra Bikem'in bir daha ağladığını duymadım desem yeridir. Ama biz de işi sağlam nöbete bağladık, inat ettik kızı ağlatmayacağız diye. Gündüzleri sorumluluk bende, geceleri Kara'da. Maması, altının değişmesi, banyosu hepsi saatli. Planımızı (!) sistematik bir şekilde yürütüyoruz.

Yakında ilk gülücükleri, ilk diş çıkartmalar, taytay durmalar başlayacak.
Zaman cidden hızlı ilerliyor...

12 Nisan 2010 Pazartesi

Brainssss!!!!!


11 Nisan 2010 Pazar

Evimize geldikkk....



Elimizde bebek çantası, Bikemcik'i şeker kutusu içinde evimize getirdik. Şeker kutusu dediğime bakmayın ha, hani şu yeni doğanları içine yerleştirdikleri yumuşak taşınabilir, cicili bicili nesneler var ya, ondan bahsediyorum! Ama Bik de pespembe suratıyla ve pembe hastane kıyafetleriyle tam bir bonbona benziyordu, ne yalan söyleyeyim!

İlk işim, hanımefendiye evi gezdirmek oldu. Hoş, zavallım uyukluyordu ama yine de ben, o herşeyi anlıyormuş gibi tüm odaları tek tek dolaştırdım... Bak kızım, burası yatak odamız, burası abinin, burası ablanın odası, burası mutfak... Bak bu da Cinnamon!



Sonra miniğimi kendi odasına götürdüm. Tül perdelerden birinin çekerek camın önüne geçtim ve kızımı incelemeye koyuldum.
Biçimli bir ağız, düğme kadar bir burun. Sim dökülmüş gibi parıldayan pespembe bir ten... Çok bebek görmüş geçirmiş kıdemli bir hemşire, hastaneden çıkmadan evvel bana bunun bebeğimin ilerde çok beyaz tenli bir kız olacağına işaret ettiğini söylemişti.
Sonra şu yarısı var yarısı yok, açık kumral yoluk yoluk tüyler! Saç demeye dilim varmıyor ki! Parmak ucumu yavaşça bu ipek yığınının arasında gezdirdim.
Ve Bikem, gözlerini açtı.
Şimdi bana, tıpkı doğumhanede yaptığı gibi büyük bir ciddiyetle bakıyordu. Bu kadar küçük olmasına rağmen, gözlerini nasıl sabit tutabildiğine hayret ettim. Çabuk büyüyüp adam olacaktı. İnatçıydı. Güçlüydü. Ve her nasılsa, yüzüme beni tanıyormuş, anlıyormuş gibi bakıyordu.
Bir an müthiş bir umutsuzluğa kapıldım.
Otuz beş yaşındaydım, anne olmak için son trenin son vagonu gibi birşeydi bu, hayatım aksiyonla geçiyordu, yerimde sabit kalamıyordum. Çat turne, çat av, şehir şehir, ülke ülke... Sürekli otobüs tepesinde... Bebeğimin büyüyüp genç kız olduğunu görebilecek kadar yaşayacak mıydım acaba?
Bikem, "Eh be anne, ne saçma şeyler düşünüyorsun" der gibi gözlerini devirip esnedi. Yavru ağzı derler ya, işte tam o renk! Kızımın dişsiz ağzına ve dudak kıvrımlarındaki ıslaklığa hayran hayran baktım...
Daha seninle yapacak çok işimiz var anneciğim, merak etme.
Ben senin için hep genç kalırım, ama sen de çabuk büyüme, şu bebek kokunu doya doya içime çekeyim, olur mu?

Minyatür Bik!

Sabaha karşı dur durak bilmeyen kasılmalarla nefesim kesildiğinde, zamanın geldiğini anladım. Aslında daha zamanımız vardı, ancak Bikem gelişini öne almaya karar vermişti. İçimden "aynı ben" diye geçirdim, hem aceleci, hem inat!
İzmir'den yeni dönmüştüm, Kara şehirde değil, saat sabahın beşi... Kimi uyandırırsın, kime haber verirsin? Onu bunu bırakıp telefona uzandım ve eve bir ambulans istedim. Doğum çantası zaten kapının dibinde hazır bekliyordu. Belimi iki büklüm eden sancıya rağmen sakince sağlık ekiplerini bekledim.
Hastaneye vardığımızda kendi işlemlerimi kendim halledecek kadar iyiydim. Önceden hazırladığım bir aranacaklar listesi vardı, onu hemşirenin eline tutuşturdum. Hemen özel oda açıldı, kıyafetlerim çıkarıldı, ameliyathane önlüğü filan derken hoppp aşağıya alındım.
Gri taş zemin, beyaz duvarlar, masa, yattığım yerden önümde dağ gibi yükselen karnım, sancılar... İşte o an, yalnız olduğumu hissettim. Ancak bu duygu sadece birkaç saniyeliğine sürdü. Birincisi, kızım kucağıma ulaşmak için çabalıyordu. İkincisi, kapıdan içeri kafasında ameliyat bonesiyle Buse dalmıştı! Ah be Buse, ah be Buse!

- Sık dişini hatun! Hadi bakalım! Hande, Pirayeler, herkes dışarda. Kâdi de telefon trafiğini idare ediyor.
- Kara'dan haber var mı?
- Henüz yok tatlım. Hadi sen takılma bunlara, bebeğine odaklan!

On iki saat! Dile kolay! Aklım saçma sapan yerlere kayıp gidiyordu doğum esnasında. Sanki o masada canını dişine takan ben ve kızım değildik. Mesela hastane girişinde iki yandan sıralanan kiraz çiçeği ağaçları görmüştüm, onları düşünüyordum. Bu ağaçlar çok kısa bir süreliğine çiçek açardı, rastlayabilmek büyük şanstı. Sonra aklım Datça'ya yerleşen anneme gitti. Tek bir torununun doğumuna bile gelmemişti. Oysa genç bir kızken torun da torun diye başımın etini yerdi.
İçimin geçtiğini hissettim...

- Bikem hanım! Bırakmayın! Ha gayret!
- Bikem, hopp!! Bik!! Bikk!!

Yahu bırakın, saatlerdir burada kan ter içindeyim, iki saniye uyuklayayım demiştim... Acıdan bayılma noktasına geldiğimi ve hissizleştiğimi o an farkettim. Kafamı toplamaya çalıştığım an, büyük bir serbestlik ve rahatlama duygusu hissettim. Ardından da doğumhaneyi birbirine katan bir çığlık!

- Porselen gibi bir kız! Hayırlı olsun!

Kan ve yağ içerisindeki ufacık şeyi göğsümün üzerine koydular. Kobe aşkına! Sanki demin ciyak ciyak bağıran o değildi! Bebek mavisi gözlerini gözüme dikmiş cin cin bakan bu minik kirloş benim kızımdı işte!

- Bu sana çok benziyor Bikem...

Gerçekten de öyleydi. Hele ki odaya çıkıp yerleştiğimizde ve hanımefendi yıkanıp temizlenip yanıma getirildiğinde bunu söyleyenlerin sayısında ciddi bir artış oldu. Bu sırada Kâdi telefonlara bakmayı sürdürüyordu.

- Ay Bikemmm, bu aynı sen.
- Bikem valla bak, aynı çatık kaşlar, aynı ifade, aynı hırçınlık.
- Gıdısı da var üstelik!

Aaaa, terbiyesizleşmeyin, gıdım mıdım yok benim!!
Ve herkes öyle çok Bikem, Bikem, Bikem dedi ki... En sonunda malum soru soruldu:

- Adı ne olacak bu kediciğin?

Gülümsedim. Cevabımı vermek için ağzımı açtığım sırada, herkes kucağımdaki kızıma bakıyordu.

- E bir saattir çeneniz durmuyor zaten, ismini söylediniz bile.
- Aaa...
- Aaa yaa! Bikem bu... Yavru Bikem!
- Tam isabet Bikem, tam isabet!!

İşte... Doğum maceramız böyle sonuçlandı. Şimdi hastaneden çıkışımız için gerekli izinleri bekliyoruz. Sonra Bikem ve ben, evimize gideceğiz.
Birisine kendi adımla seslenmek de pek garip oluyor canım!

6 Nisan 2010 Salı

Nostalji..



PHOTO CREDIT: WILDFOX

4 Nisan 2010 Pazar

B'day b'day b'day!

Bugün doğum günümdü. Otuz beş yaşına bastım. İtiraf etmem gerek, gün boyu garip bir şekilde huzurluydum. Hani yaşım ilerlemiş, kızım boyum kadar olmuş, mimik çizgilerim belirginleşmiş umurum değildi açıkçası. Aynada gördüğüm Bikem, -devasa karnım sayılmazsa- beni memnun ediyor. Ama bugün Kara beni apar topar sokağa sürüklediğinde görünüşümden pek de memnun değildim, ne yalan söyleyeyim!
Sabahtan beri telefonum bir dakika susmadı. Öyle ki elimin altında koca bir bardak suyla oturur oldum. Televizyondaki sunucuların niye faranjit olduğunu nedense birden çok iyi anladım! Neyse...
Kara'yla bir gün önceden akşam yemeğine çıkacağız diye kararlaştırmıştık. Ben de nasılsa zaman var diye bir yandan telefonda gevezelik ediyorum, bir yandan da aheste aheste dolanıyorum. Derken kapının tıkırtısını duydum, içeri kocam girdi. Telefon hala kulağımda, kocaman bir öpücük attım. O ise el kol hareketleriyle lafı kısa kesmem için işaret edip duruyordu. Selam kelam ay ocakta yemeğin yanıyor filan derken hoopp telefonu kapatıp sevgilime döndüm:

- Aşkım ne kaş göz ediyorsun öyle ne var? Ayıp oldu bak kıza alelacele kapattım.
- Hayatım giyin hemen çıkıyoruz.
- Nereye ne çıkıyoruz yahu? Hayatta hazırlanamam ben, kuaför randevum var daha.
- Sevgilim bırak kuaförü filan. Hadi bekliyorum seni, yirmi dakikaya hazır ol, yirmi bir olmasın yani.
- Off, gene neyin peşindesin sen? Sürpriz parti filan varsa bak çok açık ediyorsun söyleyeyim.
- Bikem bak zamandan kaybediyoruz ama...
- İyi peki, geliyorum hemen.



Umutsuzca gardrobun önüne geçtim. Bir kot çektim, üzerime de kareli bir gömlek. Zaten başka birşeye sığmıyorum. Hamileliğin son safhalarındayım nasılsa diye kendime yeni kıyafet filan almamıştım. Bir tek bu geceki yemek için bir elbisem vardı, o da pek allı pullu, şıkır şıkır birşeydi. E şimdi bu saatte o da giyilmez, hava daha kararmamış, pavyondan kaçmış gibi durur! El mahkum...
Makyaja bile fırsatım olmadı, krem sürüp hala nemli olan saçlarımı arkamdan topladım ve kapının önüne dikildim. Kara o sırada telefonda fısır fısır birşeyler konuşuyordu. "Hadi tamam tamam" deyip kapattı. Birşeyler dönüyordu gene, ama ne?

Arabayı uygun bir yere parkedip İstiklal'e daldık. Akşamın serini çökmüş, insanlar cıvıl cıvıl sokaklarda... Hava da güzel ya! Nereye nereye derken, kendimi üzerinde tabela olmayan bir garip kapının önünde buldum. Kara'm ağır kapıyı yavaşça ittirdi ve elimi tutarak aşağı giden merdivenlerden inmeme yardımcı oldu.

Geniş, yüksek tavanlı salondan içeri girer girmez Buse, Kâdi, Hande, Murat, Ayşegül, Ryan, Alarcın, Melek, Zühre, Tekin, Elly, hatta ve hatta Devrim ayağa fırladı. İşte bunu cidden beklemiyordum! Koşan, sarılan, öpen, tebrik eden...

Hande'ye sitemle baktım;
- Aşkolsun ha telefonda da bir saat konuştuk, insan azıcık ucundan çıtlatır!
- I-ıhh olmaz, yoksa kocan beni vururdu!:))
- Peki burası neresi yahu?

Göz ucuyla köşede kurulu olan sahneye ve elektronik düzeneğe baktım.

- Karaoke bar canım, karaokeee!!!!!
- E yuhhh!!!!!



Derken salona üzerinde yaklaşık 200 kadar cupcake olan dev bir çikolata kulesi geldi!
Buse kıs kıs güldü:

- Hayatım düşündük taşındık, pasta kesmek yerine böyle birşey yapmaya karar verdik. Daha pratik:)
- Ahahaha sağolun yaa... İyi de bunlar çok fazla değil mi??
- E sen ve Zühre dalsanız zaten bize kişi başı birer tane anca düşer!
- Pis adi!!!!!!!!!!

Akşamımızın geri kalanı, tıkınarak, kahkahalar atarak ve tabii ki şarkı söyleyerek geçti. E şimdi Shaufu Mapal burada, Heroes of Rock burada, Giddy Dolls burada... Herkes birbirinden yetenekli... Ne olacak? Sahnede yenişemedik gitti...

Sizi festival sahnelerinde görmek isteriz hanımlar beylerrrr....!!!
Böyle çıkıp da "Bakın şimdi bu bizim son bestemizzzzz" demekle olmuyorr!!;)
Benden söylemesi:)


PHOTO CREDITS: FLICKR JDESMEULES, LET'S CRYSTAL IT

2 Nisan 2010 Cuma

Çok mu şımardım ben?

Bu soruyu son bir aydır hem kendime hem çevreme sürekli soruyorum. Aslında cevabın yüzde yüz kocaman bir "EVET" olduğunu biliyorum, ama "Yok canım daha neler artık, hamilesin hakkındır, aşkolsun yahu ne olacak" gibi cevaplar almak beni rahatlatıyor. En azından geçirdiğim şiddetli duygusal triplerin ardından kendimi o kadar da kötü hissetmiyorum.

Size dün nasıl bir gün geçirdiğimi anlatayım.
Doktorun izin vermesiyle birlikte prova seansları için doğruca stüdyoya gittim. O da ne!? Asistanımın elinde koca bir çizburger vardı! Bir anda panter gibi atılıp çocuğun elindekini kapıverdim!

- Ay çok canım çekti nasıl acıkmışımmmm...
- E iyi de Bikem Hanım ben onu zaten size almıştım!?
- Haaa... E, teşekkür ederim.
- Rica ederim!

Stüdyo çıkışı eve dönüyorum, yol kenarında tezgahta dizili muzları gördüm, aklım başımdan gitti! Birkaç kilo aldım, yükledim geldim. O arada da ellerim, belim koptu tabii.
Kapıyı Kara'm açtı, çığlık kıyamet!

- Sol, n'apıyorsun sen ama!? Bu poşetler ne böyle!?
- E muz aldım?
- İyi de aşkım manavı toplayıp gelmişsin! Ne yapacağız bu kadar muzu?
- Yiyeceğim yahu!
- Bak hepsini birden yemeye kalkma ha, kurdeşen dökeceksin!
- Üf tamam yaaa...

İki tane yedim hevesim geçti tabii. Kararmasalar bari...

Gece de ayrı krizim geldi.
Saat olmuş gecenin biri, yatakta dikildim. Dondurma istiyorum, hem de deli gibi! Ufaklık da dönenip duruyor. Ne yapacaksın? Kocamı dürtükledim:

- Aşkım dondurmaa...
- Haydaaa...
- N'olur aşkım ama dondurma yaaa... *yüzüme en acıklı ifademi takınıp dudağımı büktüm*
- Tamam tamam, gidiyorum hemen!

Kara pijamalarının üzerine deri ceketini geçirip kapıya yöneldi:

- Neli istiyorsun?
- Hepsinden!

Gülsün mü, ağlasın mı ne yapsın bilemedi zavallım tabii. Yarım saat kırkbeş dakika geçmeden de jet servis geri döndü. Mutfakta bana kocaman bir tabak hazırladı, içine çikolatalısı, vanilyalısı, çileklisi, kahvelisi, kavunlusu ne bulduysa koymuş, üstüne ne muz dilimlemiş!

- Gıkın çıkmasın bunların hepsi bitecek!



Yastıkları arkama dikledim, sevgilime de taşıma hakkı diye kaşık kaşık yedirdim. Sonra buz gibi olmuş dudaklarımla bir öpücük kondurdum, o da bana dev bir bardakta su getirdi.

- Hadi bakalım bunu da içiyorsun, sonra boğazın şişer. Bir de hastalık çıkmasın başımıza. Tumba yatak! Hadi hadi...

Olanca şımarıklığımla dil çıkarıp yatağa gömüldüm.
Evet, herkes alttan alıyor. Ama biliyorum, hepinizin içinden o malum "doğursa da kurtulsak" cümlesi geçiyor değil miii... Biliyorum işte! Saklayamazsınız! Ama n'apiyim, elimde değil işte!