İzmir'den yeni dönmüştüm, Kara şehirde değil, saat sabahın beşi... Kimi uyandırırsın, kime haber verirsin? Onu bunu bırakıp telefona uzandım ve eve bir ambulans istedim. Doğum çantası zaten kapının dibinde hazır bekliyordu. Belimi iki büklüm eden sancıya rağmen sakince sağlık ekiplerini bekledim.
Hastaneye vardığımızda kendi işlemlerimi kendim halledecek kadar iyiydim. Önceden hazırladığım bir aranacaklar listesi vardı, onu hemşirenin eline tutuşturdum. Hemen özel oda açıldı, kıyafetlerim çıkarıldı, ameliyathane önlüğü filan derken hoppp aşağıya alındım.
Gri taş zemin, beyaz duvarlar, masa, yattığım yerden önümde dağ gibi yükselen karnım, sancılar... İşte o an, yalnız olduğumu hissettim. Ancak bu duygu sadece birkaç saniyeliğine sürdü. Birincisi, kızım kucağıma ulaşmak için çabalıyordu. İkincisi, kapıdan içeri kafasında ameliyat bonesiyle Buse dalmıştı! Ah be Buse, ah be Buse!
- Sık dişini hatun! Hadi bakalım! Hande, Pirayeler, herkes dışarda. Kâdi de telefon trafiğini idare ediyor.
- Kara'dan haber var mı?
- Henüz yok tatlım. Hadi sen takılma bunlara, bebeğine odaklan!
On iki saat! Dile kolay! Aklım saçma sapan yerlere kayıp gidiyordu doğum esnasında. Sanki o masada canını dişine takan ben ve kızım değildik. Mesela hastane girişinde iki yandan sıralanan kiraz çiçeği ağaçları görmüştüm, onları düşünüyordum. Bu ağaçlar çok kısa bir süreliğine çiçek açardı, rastlayabilmek büyük şanstı. Sonra aklım Datça'ya yerleşen anneme gitti. Tek bir torununun doğumuna bile gelmemişti. Oysa genç bir kızken torun da torun diye başımın etini yerdi.
İçimin geçtiğini hissettim...
- Bikem hanım! Bırakmayın! Ha gayret!
- Bikem, hopp!! Bik!! Bikk!!
Yahu bırakın, saatlerdir burada kan ter içindeyim, iki saniye uyuklayayım demiştim... Acıdan bayılma noktasına geldiğimi ve hissizleştiğimi o an farkettim. Kafamı toplamaya çalıştığım an, büyük bir serbestlik ve rahatlama duygusu hissettim. Ardından da doğumhaneyi birbirine katan bir çığlık!
- Porselen gibi bir kız! Hayırlı olsun!
Kan ve yağ içerisindeki ufacık şeyi göğsümün üzerine koydular. Kobe aşkına! Sanki demin ciyak ciyak bağıran o değildi! Bebek mavisi gözlerini gözüme dikmiş cin cin bakan bu minik kirloş benim kızımdı işte!
- Bu sana çok benziyor Bikem...
Gerçekten de öyleydi. Hele ki odaya çıkıp yerleştiğimizde ve hanımefendi yıkanıp temizlenip yanıma getirildiğinde bunu söyleyenlerin sayısında ciddi bir artış oldu. Bu sırada Kâdi telefonlara bakmayı sürdürüyordu.
- Ay Bikemmm, bu aynı sen.
- Bikem valla bak, aynı çatık kaşlar, aynı ifade, aynı hırçınlık.
- Gıdısı da var üstelik!
Aaaa, terbiyesizleşmeyin, gıdım mıdım yok benim!!
Ve herkes öyle çok Bikem, Bikem, Bikem dedi ki... En sonunda malum soru soruldu:
- Adı ne olacak bu kediciğin?
Gülümsedim. Cevabımı vermek için ağzımı açtığım sırada, herkes kucağımdaki kızıma bakıyordu.
- E bir saattir çeneniz durmuyor zaten, ismini söylediniz bile.
- Aaa...
- Aaa yaa! Bikem bu... Yavru Bikem!
- Tam isabet Bikem, tam isabet!!
İşte... Doğum maceramız böyle sonuçlandı. Şimdi hastaneden çıkışımız için gerekli izinleri bekliyoruz. Sonra Bikem ve ben, evimize gideceğiz.
Birisine kendi adımla seslenmek de pek garip oluyor canım!


