22 Mayıs 2010 Cumartesi

Ben ki...

... şiddete en karşı bir insanım, lakin nişanlım olacak bu kadın beni çileden çıkarıyor!
Pınarrrr!!!!! Ben sana sarkma demiyor muyum? Başın dönecek, neyin aşağı gideceksin valla!
Pınar dedim!

21 Mayıs 2010 Cuma

Trilaylayliii...

Boşanma sancıları, yavru Bik'in büyüme sancıları, konser sonrası ayak-bel-boyun üçlüsü sancıları derken epey sancılı bir süreç geçirdim, itiraf ediyorum, bizde yalan yok!
Bu yorucu zaman zarfında, bir süredir yanımda olan çok özel bir insan var. Ben yokken gözümü arkada asla bırakmayan, yorgun argın kendimi kanepe tepesine atınca o maharetli elleriyle mis gibi kahveler pişiren, pek de iyi masaj bilen... Hanım hanımcık görüntüsünün altında, mübarek bir dişi panter!
Hal böyle olunca benim de Pınar'ın parmağına yüzük geçirmem pek uzun sürmedi.
Ama bugün yorgunluktan şişme kısmı bana değil, sevgili kuzuma denk geldi.
Neden mi?
Aynı eve çıkmaya karar verdik. İşin tüm taşınma külfeti de Pınar'ıma kaldı.
Peki soru; iki kadın aynı eve taşınmaya karar verirse ne olur?
Cevap açık: Her mekan dar gelir, bir türlü sığışılamaz.

Aslında ev bulmak pek zor olmadı. Tur menajerimin erkek kardeşi, İstanbul'da bir emlak ajansı işletiyor. Bizim nişan haberini ve ortak bir mekan arayışımızı duymuş, ellerindeki bazı satılık ve kiralık villaların fotoğraflarını mailime yollamış.
Bu haftayı Pınar'ımla evleri inceleyerek ve eleme yaparak geçirdik.
Yok işte bu çok minimalist, bu çok vintage... Ben klasik insanım, Pınar modern. Benim elim ne kadar oymalı kakmalı kokoş şey varsa ona gidiyor, kuzucuğum ise hep sade, düz, kübik şeyleri seçiyor... Neyse ki ortada buluşmamız çok zor olmadı. Evimizi bulduk.

Bulmasına bulduk da, eşyalarımızın taşınması, gerekli bazı şeylerin alınması gibi işlemler ciddi zaman aldı. Ve üç katlı kübik mimarili villamızın yerleşmesi, düzenlenmesi, temizlenmesi gibi tüm işler, ben turnede olduğum için tamamen benim zavallı sevgilime kaldı.

Ama kadın eli değmiş olduğu nasıl da belli oluyorr...
Başlayalım.

Salonumuz. Hem kokoş hem modern. İkimize de hitap ediyor. Zaten içinde mor olsun da ne olursa olsun modundayım biraz:)


Yemek odamız ve mini barımız. Mutfak da içinde. Mis gibi şehir manzarası var. Pınar buraya bayıldı. Ama yerler hala gözüme çok boş geliyor, zebra postu atasım var. (gerçek post kullanmam tabii ki!)


Çalışma odası. İkimiz de aynı anda işlerimizi halledelim diye böyle düşündük. Fena da olmadı açıkçası, insana enerji veren modern bir yapısı var.


Yastıklarım olmadan asla!


Bu yatak odası fikri aslında bana ait. Kızılderili çadırı gibi birşeyler yaptık. Yer yatağı konseptini oldum olası sevmişimdir zaten, böylesi de pek güzel oldu. Tavan arasını kullanabilmenin nimetleri!


Bu da yatak odasının karşı tarafı. Önü minik bir terasa açılıyor, görür görmez "Mangal yapmalıyız!" dedim!:) Bence burası evin en güzel kısmı.


Benden başka romantizm kokusu alan var mı? Zincirli hamak ve şarap! Bu odayı ilerde başka amaçlar için kullanabiliriz belki, benim kafamda enstürmanları yerleştirmek gibi birşey var.


- Biraz küçük ama...
- Deli misin harika buu!!!!! Hem ufak olması iyi su masrafı az olur temizliği kolay olur!
- Pınarr?
- Ayyy, içime ev kadını kaçtı! :S

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Büyüme sancıları


Ağlayayım mı güleyim mi sevineyim mi üzüleyim mi gerçekten bilmiyorum.

Duş almak için kıyafetlerimi çıkarıp içeri geçmiştim. Bikem de Ayşegül'ün yanındaydı, abla kardeş yatak odasında yere oturmuş oyun oynuyorlardı. Henüz suyu bile açmamıştım ki, büyük kızımın seslendiğini duydum;

- Anneee!!! Buraya gel! Ama yavaş ol!

Olabildiğince seri ve sessiz adımlarla yatak odasının kapısına gittim. Karşımdaki manzara, daha önce de defalarca karşılaştığım birşeydi, ama yaşların göz pınarlarıma hücum etmesine mani olamadım.
Benim yavru Bik'im, o tombul ayaklarının üzerine dikilmiş, ellerini de karşısındaki boy aynasına dayamış dikkatle kendini inceliyordu. Hangi birine sevinmeliydim şimdi? Emeklemekten taytay durmaya geçişine mi, aynada kendini tanımasına mı?

- Aşkımcığım?

İplemedi tabii ki. Narsist bir şekilde kendine bakmayı sürdürdü, sonra alttan iki dişi gözüken o sevimli ağzıyla aynadaki aksine kocaman bir gülücük attı.
Yok bu kız kendine aşık! Avucunu öpüyor, sonra aynaya vuruyor, kıkırdıyor, kıkırdıyor... Çok geçmeden koca ayna minik parmak izleri, dudak izleri ve lekelerle doldu. Artık iyice ağırlaşan kızımı tutup kaldırdım ve tepinmekten terleyip yapışan bukleli kafasından öptüm.

- Sen ne ara öğrendin bakalım bu kadar şeyi ha?

Ağzı dolu dolu söylenmeye başladı. Efendim neymiş, ben onu neden ayna karşısından almışım, o muhteşem görüntüsünü izleme zevkinden neden mahrum etmişim? Anlamıyorum sanki! Gelişigüzel heceler sinirli sinirli ağzından döküldü. Yok yokkk, küfürbaz da olacak bu! Aynı anası!

Son birkaç haftadır Bikem öyle hızlı gelişiyor ki, her sabah kalktığında yeni birşey öğrenmiş oluyor sanki. Gece uykusunda Kobe kulağına mı fısıldıyor bilmiyorum ki! Önce mama kaşığına vuran tık tık sesler, bir baktım diş patlatmış. Sonra ilk heceler... Mama, atta, abba, abi... En sonunda da anne! Anne de değil ha, anna!

- Kızım anne de. An-ne.
- An-na.
- An-ne, anne.
- An-naa!!

Daha da zorlarsan çığlığı basıyor zaten!
Turne yaradı kızıma.:)

11 Mayıs 2010 Salı

Flashback / Singapur Geceleri


Kim çekti lan bunu!?
Kesin Züzü'nün işi bu, sol tarafta o oturuyordu!

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Süper Kadın Bikem!

Valla ben bugün bu ünvanı hakettim!
Bugün sabahtan beri o kadar iş hallettik ki, dönüp bakınca kendim bile şaşıyorum.
Bir kere laptop kucağımdan, telefon kulağımdan hiç düşmedi.

İlk işim tur otobüsünün rotasının ve ikinci turnenin ilk konserlerinin ayarlanması için talimat vermek oldu. Bir süre tarihler ve zamanlama nedeniyle yoğun bir e-posta trafiği yaşandı, ama sonunda tüm güzergah rayına oturdu.

O arada iki prova yaptık. Sabahın sekizinde Ayşegül'ü yataktan sürükleyip stüdyoya sokmak pek kolay olmadı ama, Ryan'a mızıkçı gözükmemek için pek ses etmedi. Şarkılarımızı gözden geçirdik, enstrümanlarımızı akord ettik, sahnede mükemmel olabilmek için tekrar üzerine tekrar geçtik. Başta bas gitarımı elime alınca paslandım mı diye biraz endişe etmedim değil... Ama provanın ilk on dakikasından sonra ritmler parmaklarımın arasından yine eskisi gibi dökülmeye başladı. Ne garip! Tıpkı bisiklete binmeyi ya da yüzmeyi hiç unutmamak gibi...

Bu arada hallolan bir başka iş de, bir senedir kullanılmayan on sekiz tekerlekli tırımızın içinin toparlanması oldu. Portatif yataklar düzenlendi, banyo ovuldu, buzdolabının içi dolduruldu, içkiler alındı... Ha, sakın benim bunların tek tek başında durduğumu filan düşünmeyin! O işin altından da dört adet cevval cabbar kişisel asistan kalktı.

Öğleden sonra eve döndüğümüzde ufaktan toparlanmaya başladık. Asistanlarımdan biri, o arada koşturup turne için sipariş ettiğim yeni kostümleri almıştı, onları tek tek giyip kontrol ettim, sonra da tur otobüsünün arka tarafındaki taşınabilir askılıklara dizdirdim.

Ardından işin esas zorlu kısmı başladı.
İnsan evinden yaklaşık bir sene uzak kalacaksa, sağlam valiz hazırlaması gerekiyor.
Tedarikli olmak gerekiyor, hiçbir şeyi atlamamak gerekiyor. Gerekiyor da gerekiyor. Bu nedenle öğleden sonra benim odam resmen yangın yerine döndü. Aradığımı bulamaz, yığdıklarımın içinden çıkamaz, çıkarttıklarımı yerleştiremez oldum.


En sonunda "en azından" hangi tişörtleri götüreceğime karar verebildim.
Ayakkabı kısmı hala muamma.

Durum şimdilik bundan ibaret. Saat yediye geliyor, bir saat sonra son provamız var ve gece yarısı sona erecek. Artık şu son bir saatlik zaman dilimini yavru Bik'imi koklayarak ve dondurmalı pastamı yiyerek geçirmek istiyorum.