26 Ekim 2010 Salı

"Yok Artık!"

Son zamanlarda bu cümleyi sık sık kullanır oldum. Sebebi de malum, Doğu. Her defasında beni şaşırtmayı nasıl beceriyor cidden anlamıyorum. Bazen haşarı çocuklar gibi mızıklanıp tuttursa da, bu adam gerçekten sürprizlerle dolu!

Ama bugünkü şeyi "gerçekten" yapacağını tahmin edemezdim!
Yani, aramızda şaka mahiyetinde konusu geçmişti ama...
Bu adamın benim ağzımdan çıkanı hiç tereddütsüz yapacağını artık öğrenmem gerekiyor sanırım:)

Bugün malum yılbaşı, öğlen yine konserimiz var, üç kostüm birden hazırlandı, oraya koştur buraya bilmem ne derken yine kapım tıklatıldı. Gelen Doğu;

- Konser öncesi hafif birşeyler yesek?
- Bana uyar. Nereye gidiyoruz?
- Buraya söyleyelim, zamanımız sıkışık.

Benimki telefona giderken ben de kendimi puflacık kanepeye bıraktım ve ayaklarımı altıma topladım. Ne sipariş edeceğimi zaten ezbere bilen Doğu, görüşmeyi bitirdikten sonra ayak ucuma ilişti ve ceketinin iç cebinden, ince bir hediye pakedi çıkarttı.

- Aç bakalım, yeni yıl hediyen!
- Ne ki bu?

Kağıdı dikkatlice yırtıp, içinden çıkan pvc kaplı pembe kimliğe baktım.

Bikem VARGIN

- Yok artık!

Doğu şaşkınlığımı sıcak bir gülümsemeyle karşıladı.

- Yapacağımı söylemiştim.
- Söylemesine söylemiştin de, ben hiç ciddiye almamıştım ki yani, yapacağına ihtimal vermedim hiç! Ahaha delisin sen!
- Bunu bu aralar senden çok sık duyuyorum:)
- E hakediyorsun ama!

Bir süre şaşkın şaşkın kimliğe baktıktan sonra sordum;

- Evde dört Bikem oldu şimdi. Hadi, Denizler bizden ayrı oturuyor, onu sayma eder üç. Nasıl ayırdedeceğiz? Yani içeriden bir seslensen, herkes efendim der.
- Ondan kolay ne var. Sen Bik, senin ufaklık yavru Bik, bizim ufaklık son Bik.
- O ne öyle son mohikan gibi son Bik?
- Evet uygun değil aslında. Son olacağının bir garantisi yok:)
- DOĞUUU!!! YOK ARTIK!
- Ahahahahah..!!!!!!

17 Ekim 2010 Pazar

This Is Halloween!

Bu yılki cadılar bayramımız biraz sönük başladı aslında. Bir kere Dest'in yokluğu çok hissediliyordu, ben de Doğu da bu yüzden keyifsizdik. Ezerhan ve Pınar yanımda değildi. Kobe'nin Melbourne'una düşmüşüz zaten, konser var, yorgunuz... Benim aracımı nereye çektireceğim belli değil, mesafeler uzun...

İtiraf ediyorum, turnelerin Avrupa ayağını seviyorum. Ama kıta değişikliği devreye girince sudan çıkmış balığa dönüyorum. Uyku düzenim, biyolojik saatim piç oluyor.

Neyse...

Odama çekilmiş, ojelerime yama yapıyordum ki -kalmış konsere üç saat, kim uğraşacak baştan sil sür?- Doğu paldır küldür içeri daldı. Yerimden sıçramamla şişenin yere devrilmesi bir oldu. Aksi aksi payladım:

- Sizin oralarda kapı vurma adeti yok mu beyefendi?

Doğu hafiften kızarıp güldü ve kibar bir reverans yaptı:

- Afedersiniz leydim, telaştan unuttum. Kendimi nasıl affettirebilirim?
- Ellerim ıslak, şu ojeyi yerden kaldırmakla başlayabilirsin.

Bir yandan tırnaklarımı üflerken, diğer yandan sordum:

- Nedir bu acelen ne oldu?
- Ya soundcheck yarım saat evvelden başlayacak onu haber vermek istedim. Bir de bu gece ne yapıyoruz onu konuşalım.
- Ne özelliği var ki bu gecenin?
- E cadılar bayramı?
- Amannn Doğu sen de, kutlayıp ne yapacağız şimdi? Ateş etrafına oturup birbirimize şu dandik Amerikan filmlerindeki gibi hortlak hikayeleri mi anlatacağız yani?
- Aslında fena fikir değil!
- Doğuuuu...
- Tamam tamam!:) Ama aslında film izleyebiliriz diye düşünmüştüm.
- Eh... En azından ayaklarımızı uzatmış oluruz. Kim kim izliyoruz ve alternatiflerimiz neler?
- Başbaşayız hayatım. Film konusuna gelinceeee... "Cadılar Bayramı Dehşeti"?
- Daha demin dandik Amerikan filmi diyordum ama ben...
- Yok yok bu öyle değil. Yani öyle de bu filmin bir laneti mi ne varmış.
- İnanıyor musun yani?
- Ya inanmak inanmamak meselesi değil, önemli olan bu konsepte girmek. Ne var, eğleniriz. Hem sen neden bu kadar aksisin bu akşam?
- Hiç..
- Bana hiç deme, var birşey. Söyle.
- Ya..
- Kızımızı mı özledin?
- E.. Evet..
- Ama bak o Tallinn'deyken çok daha iyi olacak, biliyorsun.
- Biliyorum biliyorum da özledim işte keratayı ne yapayım?
- O halde sana bir sürprizim var:)

Bir umut "Acaba Dest'i mi getirdi" diye ayağa fırladım, ama Doğu bunun yerine kanepede duran dizüstüme yöneldi. Bilgisayarı kucağına aldı, birkaç dakika geçmeden beni yanına çağırdı:

- Gel de şuna bak! Bal yeni yollamış!
- Tipe bakkkk!!!!!

Ekranda minik bir peri duruyordu. Peri ki ne peri ama! Bal, kendi çocukluğundan kalma cadılar bayramı kostümlerini didiklemiş, Dest'e bir kostüm uydurmuştu. Pembe tütüler, simli kanatlar...


Hasret gidermekle iyiden iyiye özlemek arasında bir noktada kalakaldık. Gülelim mi ağlayalım mı garip bir durum işte.. Mecburiyetler insanları ne hale koyuyor! Neyse ki -bunu söyleyeceğim de aklıma hiç gelmezdi ya- Bal'a güveniyorum. Kendi öz çocuklarımı büyütürken de aynı hasret hissini yaşamıştım.

Sonrası son sahne provası, mükemmel bir konser, alelacele geldiklere yere postalanan vampir-kurt adam-hemşire kostümlü groupieler...

Sonunda kendimizi otel odasına atabildik!
İçeri ayak basmamla ağzımdan bir şaşkınlık nidasının fırlaması bir oldu:

- Doğu ne yaptın sen???

İçerisi sayısız siyah mumla aydınlanmıştı. Televizyonun karşısındaki sehpaya ise cadılar bayramı ambiyansına uygun bir sürü çerez yığılmıştı.

- Bunların hepsini ne ara yaptın sen?
- Seni ikna edeceğimi nasıl olsa biliyordum ;) Önceden şehirdeki en büyük pastaneyi özel birşeyler hazırlamaları için tembihledim. Bu geceki randevumuz burada:)
- Ahahah cidden delisin sen!!!



Kanepeye keyifle kuruldum, polar battaniyemi de dizlerime çektim.
Doğu filmimizi taktı, yanıma ilişti ve gözümüzü ekrana dikip atıştırmaya koyulduk.

Yüce Melvin! O ne biçim filmdi öyle!
Bir daha elime öyle bir DVD alırsam ne olayım! Yok efendim kuyudan çıkan kızlar, birbiri ardına işlenen faili meçhul -nah meçhul!- cinayetler... Film üç boyutlu olsa ne yapardım bilmiyorum! En son kendimi battaniyenin altına büzüşmüş, ekrana Doğu'nun ensesinden bakarken buldum!

Artık filmi çöpe mi atmalı, laneti başkasına geçsin bizden ırak olsun (!) diye Onat'a mı kakalamalı bilemiyorum...
Başıma bir iş gelirse bittin sen Doğu, bit-tin!

9 Ekim 2010 Cumartesi

Var bu Moskova'nın bir hikmeti...

İşte bu gece bunu gerçekten de beklemiyordum!

Moskova'da patikadan çıktıktan sonra Doğu'yla kendimizi aç bilaç vaziyette Arbat Caddesi'ne attık. Arbat, İstiklal'e çok benziyor. Işıklar, insanlar.. Tek eksik tramvay! Beyefendinin kolumdan çekelemesiyle daha önce hiç adım atmadığım B2 adlı kulübe girdik. Mekanda yok yok! Öyle ki, sanki gelmemiz bekleniyormuş gibi tüm ahali çevremizde pervane oluverdi. Ve yemek, dans -yemin ederim ayaklarım şiş, daha bir de Barselona'ya konsere yetişeceğiz!- derken, bende nefes mecal kalmadı!

Şef garson gecenin sonuna doğru muzip bir gülücükle yanımıza geldi. Elinde, üzeri gümüş bir kapakla örtülü porselen bir tabak taşıyordu. Ben kırık kopuk Rusça'mla "İyi de biz birşey sipariş etmemiştik ki.." diyecekken, garson Doğu'nun hafif bir baş hareketiyle tabağı önüme koydu ve sessizce geri çekildi. İçimden, "Bu da kesin Doğu'nun dünya mutfağı takıntısının bir ürünü, bakalım ne tatmamı isteyecek gene?" diye geçirdim. Ama gümüşün göz alan ışıltısının altından, hiç beklemediğim birşey çıktı...



Cevabımın ne olduğunu sormaya bile gerek yok sanırım...
Biz zaten bir aileydik. Güçlü, ayakları yere sağlam basan bir aile.
Artık resmileşti!

Dipnot: Zevkine hayranım hayatım:)

1 Ekim 2010 Cuma

Turne Öncesi Minik Sürpriz!

Eşyalar toplandı, çantalar hazır.
Tur otobüsünün için konser sonrası partileri için gıcır gıcır edildi, otomobillerimiz İstanbul'a çekildi, seyahate hazırlandı. Buzluk ağzına bir birayla dolduruldu. Sahne kostümleri hazır, enstürmanlar gıcır gıcır, sahneleri sallamaya geliyoruz!

Son birkaç gün ciddi anlamda yoğundu. Evlilik törenleri ve boşanma davaları havada uçuştu desek yeridir. Benim Ezerhan'la -sonunda- dünya evine girişimin ardından Doğu'nun evliliğinde çatırdamalar başladı. Zaten kuzumu sürekli mutsuz gergin görüyordum da, ağzımı açıp soramıyordum. Dün, en sonunda yoğun bir dramanın ardından bu sorun da kökten çözümlendi.

Artık on sekiz tekerleklimizde uzun zaman sonra ilk defa bir bebek beşiği var! Hı hım, yanlış duymadınız:)
Doğu, kızının bunalımlı ve öfke dolu bir atmosfer içinde büyümesini istememiş olacak ki, stüdyoya kucağında Destina ile çıkageldi. Sonrası benim için alışveriş çılgınlığı. Zira benim deli dana, çocuk nasıl bakılır tek satır bilmiyor!



Anlaşılan bu ufaklık ile çok iyi anlaşacağız:)
Çünkü çok uslu, kokumu da sevdi mi ne, bir dakika kucaktan inmiyor!
Bıdık sen de!