Moskova'da patikadan çıktıktan sonra Doğu'yla kendimizi aç bilaç vaziyette Arbat Caddesi'ne attık. Arbat, İstiklal'e çok benziyor. Işıklar, insanlar.. Tek eksik tramvay! Beyefendinin kolumdan çekelemesiyle daha önce hiç adım atmadığım B2 adlı kulübe girdik. Mekanda yok yok! Öyle ki, sanki gelmemiz bekleniyormuş gibi tüm ahali çevremizde pervane oluverdi. Ve yemek, dans -yemin ederim ayaklarım şiş, daha bir de Barselona'ya konsere yetişeceğiz!- derken, bende nefes mecal kalmadı!
Şef garson gecenin sonuna doğru muzip bir gülücükle yanımıza geldi. Elinde, üzeri gümüş bir kapakla örtülü porselen bir tabak taşıyordu. Ben kırık kopuk Rusça'mla "İyi de biz birşey sipariş etmemiştik ki.." diyecekken, garson Doğu'nun hafif bir baş hareketiyle tabağı önüme koydu ve sessizce geri çekildi. İçimden, "Bu da kesin Doğu'nun dünya mutfağı takıntısının bir ürünü, bakalım ne tatmamı isteyecek gene?" diye geçirdim. Ama gümüşün göz alan ışıltısının altından, hiç beklemediğim birşey çıktı...

Cevabımın ne olduğunu sormaya bile gerek yok sanırım...
Biz zaten bir aileydik. Güçlü, ayakları yere sağlam basan bir aile.
Artık resmileşti!
Dipnot: Zevkine hayranım hayatım:)


