27 Aralık 2009 Pazar

1. Geleneksel Uluslararası Haftasonu Kaçamağı!


Dün gece Saraybosna'ya vardığımızda saat epey ilerlemişti. Gece boyunca bir türlü uyuyamadım, yatakta dolma gibi bir sağa bir sola dönenip durdum. En sonunda dayanamadım, kalkıp Ayşegül'e bir not yazdım ve kardeşlerini emanetledim. Sonra, birkaç saatlik İstanbul kaçamağı için havalimanına doğru yola koyuldum.

Jetim İstanbul'a ayak basar basmaz, Kara'mı yanımda buldum. Anlaşılan güvenlikmiş, denetimmiş dinlemeden, zannımca biraz da (!) nüfuzunu konuşturarak tüm barikatları, kontuarları aşmış, koştur koştur beni karşılamaya gelmişti. Sevgilimin saçlar hafif uzamışş, mis gibi traşını olmuşş, deri ceketini üzerine geçirmişş.. Baktıkça dilimi kaç kere ısırayım, elimi hangi tahtalara vurayım yeminle şaşırıyorum!

Pasaport geçişimizi kısadan hallettikten sonra gümüş rengi Volvo'muza atlayıp kendimizi doğruca İstanbul sokaklarına attık. Kobe aşkına, bu şehri, bu renkleri ve herşeyden önemlisi bu adamı ne kadar özlemişim!? Günümüzü dolu dolu geçirdik...

Akşam üzeri, konserime yetişmek üzere tekrardan havalimanına dönerken, benimkisi yine bir kutuyla çıkageldi. Sahi, bana almadığı ne kalmıştı ki?

- Hayrola?
- Al bak bakalım beğenecek misin?

Nil yeşili saten kutunun kurdelesini paralarcasına açtım. Su damlası şeklindeki elmas küpelerin pırıltısı gözümü aldı. Muzip gözlerle tepkimi inceleyen Kara, şaşkınlığım karşısında kahkahayı koyverdi:

- Ne bakıyorsun şaşkın? Bu sefer ne Buse'ye ne de Hande'ye yakalanmadım n'aberrr!!??? Gayet tedbirliydim.
- Şımarıyorum ama bak!
- Daha ne kadar şımarabilirsin ki? Sen zaten dünyanın en şımarık, en arsız kedisisin Solnuşka'm!

Ah ulan... Nasıl bırakıp da dönersin ki şimdi başka memlekete?
Bu kaçamakları sıklaştırsam iyi olacak!