
Şehre vardığımızda saat ikiye geliyordu. Burayı seviyorum. İçinde akıp geçen Cumberland Nehri, bana biraz da İstanbul'u hatırlatıyor, ne yalan söyleyeyim! Ah bi' de bu kadar uzak olmasa! Otel odamın ferah banyosuna el çantamdaki diş macunu, gece kremi gibi ıvır zıvırları yerleştirdikten sonra derin bir nefes aldım. Sabit bir zemine ayak basabilmek ne büyük mutluluktu ama!
Kapımın ısrarla tıklatılması üzerine, üstümde bornozla kapıya fırladım.
- Bikem hanım?
- Buyrun?
- Kargonuz var. Ancak teslim alabilmek için önce bazı evrakları imzalamanız gerekiyor. Buraya mı getirelim, lobide mi imzalarsınız?
Saçlarımdan zırıl zırıl süzülen sulara bakarak evrakları da kargoyu da -artık her ne ise- odaya çıkartmalarını söyledim. Ne oluyordu yahu? Hangi çılgın ne diye ABD'nin göbeğine kargo yollardı ki?
Kapının önüne el forkliftiyle çıkartılan ve boyu neredeyse yarı belime kadar gelen koca paketi görünce şaşırdım. Gönderenin ismi ve adresi gizliydi, dev paketin İstanbul'dan geldiği dışında görünürde hiçbir bilgi yoktu. Önüme uzatılan teslimat kağıtlarını -bürokrasiden hiç hazetmiyorum!- hızlıca imzalayarak kapıyı kapattım ve büyük bir merakla kağıtları paralamaya koyuldum. Zaten bu konuda rahmetli anneanneme hiç çekmemişim. O tüm paket kağıtlarını özenle açar, üstüne bir de ilerde lazım olur diye katlayıp saklardı.
Dev kartonun içinde irili ufaklı dört-beş kutu daha vardı. Sabırsızlıkla ilk paketi çıkarttım. Sıkıca sarılmış koyu yeşil parlak kağıdın içinden, bugüne kadar gördüğüm en güzel parfüm şişesi çıktı. Üzeri yusufçuklu şişeye hayran hayran bakmayı bir kenara bırakıp, kutudan üzerinde sevgilimin karışık el yazısının bulunduğu kartı çektim:
"33 oldum" diye hayıflanacağını biliyorum. Beraber yaşlanıyoruz işte. Hem sana bir sır vereyim mi? Otuzundan sonra daha seksi oldun, benden söylemesi...Özledim Solnuşkam'ı...
Parfümü hafifçe bileklerime sıktıktan sonra diğer paketlere geçtim. Gümüş rengi kutunun içinden yine gümüş rengi bir çanta, onun içinden de bir dolu krem çıktı! Göz altı bilmemnesi, gece nemlendiricisi, gündüz besleyicisi, temizleme sütü ve daha ne halta yaradığına hala bakamadığım bir dolu şey! Kimden geldiğini tahmin etmek hiç de zor olmadı:Artık kırkına yaklaşıyorsun hatun! Her ne kadar halen taş gibi olma özelliğini muhafaza etsen de, tedbir iyi şeydir. Sonra bana "kaz ayağı bölgem kırıştı" diye gelme. Nice senelere!
Ah ulan Buse! Yapılır mı bu bana? Bu babaanne donu, baston gibi bilimum klasik yaşlanma hediyelerinden daha beter koydu valla! Hele sen Hande! Yemin ederim İstanbul'a döndüğüm gün o uzun, o kızıl, o kahküllü saçlarını tel tel yolacağım. Hep Buse'ye alet oluyorsun heppp!!!!

Öhm... Neyse. Üçüncü kutudan varaklı çerçeve içinde Kıvanç ve Ecem'in fotoğrafları çıkınca gözyaşlarımı tutamadım. Duygusallığımı bastırmaya çalışırken -kabul et Bikem, yaş ilerledikçe yufka yürekli oluyorsun!- kapım tekrar tıklatıldı. Ve Alfredo elinde kocaman bir votka şişesiyle içeri daldı!
- Eeee dude? Daha hazırlanmadın mı?
- Ha? Ne? Neden?
- Bak şimdi küfrettireceksin ama! Doğumgünü diyorum, pasta diyorum, votka diyorum, hatta pastanı sahnede kesip seyirciyi votka fıskiyeleriyle coşturacağız diyorum!
- Yok artık! Abi benim doğumgünüm yarın değil miydi ya ?!
- Beni bağlamaz! Kalk hadi kalk kalk kalk!!!!
- Ahahaha iyi tamam geliyorum:)
PHOTO CREDITS: POLYVORE


