Kara'nın son bir haftadan bu yana devam eden gizemli davranışlarını çok da irdelememiştim.
Ancak öğlen saatlerine doğru gelen telefon, küvete yayılmış olan bendenizi yerinden fırlattı. Üzerimden sular sıza sıza cep telefonuma koştum.
- Sevgilim?
- Efendim canım?
- Şimdi, söyleyeceklerimi dikkatle dinle. Soru sormak yok tamam mı?
- Neden?
- Soru sormak yok demiştim!
- İyi, mızıkçılık yapmayacağım.
- Güzel. Saat tam 12'de Barba Rossa'da buluşalım. Tamam?
- Tamam tatlım, görüşürüz.
İşte bir gariplik daha!
Kısa konuşmanın ardından üzerimde kalan sabunları durulamak için kendimi tekrar duşa attım. Gardrobun önünde bir süre durdum. Öğlen yemeği yiyeceksek, abiye giyinmemin bir anlamı yoktu. Saçlarımı kuruttum, makyajımı tamamladım, üzerime vücuda yapışan bir jean, hafif dekolte bir bluz ve Paris'le aldığımız ince dore ceketi geçirdim. Hava şubat ayı olmasına rağmen şahaneydi nasılsa.
Saat 12.00
Barba Rossa'nın Boğaz'a nazır şahane masalarından biri bizim için hazırlanmıştı. Beş dakika sonra Kara, elinde neredeyse adam boyu bir paketle çıkageldi.
- Aşk?
- Hoşgeldin bi'tanem, üzgünüm azıcık geciktim ama bir yere uğramam gerekiyordu.
Göz ucuyla paketi işaret etti:
- Bu, senin için.
Ağır kutuyu kendime doğru çektim ve kurdeleleri çözdüm. Mekandaki herkesin göz ucuyla bizi kesiyor olması cabasıydı tabii. Paketten şahane bir kürk çıktı. Şaşkına dönmüştüm.
- Merak etme Bik, taklit kürk. Senin bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyorum.
- Gerçek gibi duruyor. Çok teşekkür ederim. De... Aşkım bahar geliyor?
- Bence buna bu gece ihtiyacın olacak.
- Nasıl yani?
- Hani soru sormak yoktu? Hadi, kalk gidiyoruz?
Nereye diye soramadım bile. Soru sormak yasaktı.

Saat 14. 17
Nereye gittiğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Jetteydik. Tek bildiğim soğuk bir yere gittiğimizdi. Zira Kara da, jette üzerini değiştirmiş, vücuduna oturan siyah balıkçı yaka bir kazak giymişti. Ben de kürkümle oturmuş, camdan dışarı bakarak nerede olduğumuzu kestirmeye çalışıyordum. Gürcistan üzerinden geçiyorduk.
- Delisin biliyorsun değil mi?
- Bu da soru cümlesi sınıfına giriyor bak!
Ayağa kalkıp çatlak sevgilimi kendime çektim ve susturdum.
Saat 15.00
- Sen bir harikasın! Yemin ederim harikasın!
Jetimiz Sheremetyevo Uluslararası Havalimanı'na kusursuz bir iniş yaptı. Şimdi neden kürk giymem gerektiğini anlıyordum. -17 derecelik soğuğuyla Moskova, önümüzde bir masal şehri gibi uzanıyordu.
İlk durağımız Kızıl Meydan oldu. Buz gibi havaya rağmen insanın içini ısıtan akşam güneşi altında buz pateni... Snegiri'de yemek ve halis muhlis Rus votkası...

O çakırkeyif kafayla sokak ortasında dans... Gecenin çökmesiyle birlikte kendimizi konser alanında bulduk.
Ne oluyor diye sormama gerek kalmadı.
Buse, Kâdi ve Murat Moskova'daydı.
Heroes of Rock konserindeydik!
- Bugün bunu kaç kere söyledim bilmiyorum ama sen gerçekten delisin!
Saat 21.26
- Şimdi sahneye, konuk sanatçı olarak Kara İşcan'ı çağırıyoruz!
Ben ne olduğunu anlayamadan Kara kendini sahneye attı. Buse gene yapacağını yapmıştı. Binlerce kişi çığlık çığlığa bağırırken, ben bu işin altından neler çıkacağını hayretle izliyordum.
- Spokoynoy noçi Moskova!!!!!
Çığlıklar yeniden yükseldi. Kara, konuşmasına önce Rusça, sonra İngilizce olarak devam etti.
- Beni sahneye davet eden Heroes of Rock ekibine çok teşekkür ediyorum. Şimdi, sıradaki şarkıyı müstakbel eşim Bikem Mumcu'ya armağan etmek istiyorum.
Buse devreye girdi:
- Bikem, sen de sahneye gelir misin lütfen?
Ve sahnedeydim. Kara; Buse, Kâdi ve Murat'la önceden anlaşmıştı. Demek Kara'nın ortadan durup durup kaybolmasının sebebi buydu. Benim için bestelenen şarkının provasını yapıyorlardı!
Bir elinde mikrofon, diğer eli avucumu sımsıkı kavrayan sevgilime bakarken içim eridi. Gözlerinde, sesinin her perdesinde eriyip kayboldum.
Şarkı sonunda sahnede, binlerin önünde öpüşürken, "Moskova gerçekten de bir rüya şehir" diye düşünmeden edemedim...



