5 Mart 2010 Cuma

Teşhis

Hastane faslımız olaysız geçti. Hemen hemen.
Tansiyonum ölçüldü, genel muayenem yapıldı. Buranız acıyor mu? I-ıh. Ya buranız? Yok. Ateşimi ölçtüler, oramı buramı dinlediler, kırk tane de soru sordular. Ne kadar zamandır böylesiniz? Ailenizde hırt pırt zırt var mı, sonracığıma beslenme düzeniniz nasıl, uyku sorununuz var mı, alerjiniz var mı... En sonunda mızıkçılığıma dayanamadılar, birkaç tüp kan alıp sonuçları akşam 4'te vermek ve ona göre tekrar konuşmak üzere beni eve postaladılar.

- Bak gördün mü, acil bir durum yok işte, neden bu kadar endişelendin ki?
- Olsun. Tahlilleri almadan içim rahat etmeyecek benim.

İyi güzel hoştu da... Hasta öyküsü alınırken bana yöneltilen sorulardan biri kafamı ciddi şekilde kurcalamıştı: En son ne zaman adet gördünüz?

Güzel soru, diye geçirdim içimden. Cidden, ne zamandı? Parmak hesabı yaptım, cık tutmuyor, al baştan. Beceremedim, cep telefonumun ajandasını açtım, yok gene günler kayıyor. En sonunda dayanamadım:

- Sevgilim, şu köşedeki eczaneye çeker misin?
- Ne oldu?
- Birşey almam lazım hemen gelirim.
- Yahu söyle, ben alayım, soğuk dışarısı sen çıkma arabadan.
- Yok ben hallederim. Sen bekle beni.
- İyi tamam, öyle olsun.



Somurtan Kara'yı arabada bırakıp eczaneye daldım. Kırık kopuk Rusça'mla maruzatımı anlattım; alacağımı alıp hızlıca çantama attım ve çıktım. Kocam sorgulayan gözlerle beni inceliyordu. Ne aldığımı sormadı. Muhtemelen hatun işi birşey olduğunu düşünüp kurcalamak istemedi.

Eve gelir gelmez duş yapmak bahanesiyle kendimi banyoya attım.
Ve o geçmek bilmez beş dakika başladı...
Testi gözümün önünden kaldırıp havluların durduğu üst rafa koydum. Sanki gözümü dikip beklersem sonucu etkileyecekmiş gibi. Ellerimi yıkadım, yüzümü yıkadım, dişimi fırçaladım, aynada kendimi seyrettim...

Ve zaman doldu.



Usulca televizyonun karşısına yayılıp ayaklarını sehpaya uzatmış olan Kara'nın yanına süzüldüm. Kumandayı alıp kapattım. Maç özetlerini izleyen kocam, garip garip yüzüme baktı.

- Aşkımm?
- Efendim?
- Alışveriş yapmamız lazım.
- Neden?
- Düz ayakkabılara ihtiyacım var. Ve tabii yeni giysilere.
- İyi tamam alalım da, nereden çıktı bu şimdi?
- Dur sözümü kesme, daha bitmedi.
- ?
- Artık sigaranı balkonda içeceksin.
- Hoppalaaa... O niye o?
- Ve bir süre akşamları yalnız içeceksin, ben sana eşlik edemeyeceğim.
- Bik?
- Söyle sevgilim...
- Sen?
- Evet ben?
- Sen kafayı mı yedin?
- Yok, yemedim. Ama her an yiyebilirim. Karaa... Hamileyim ben!

Saniyenin onda biri yüzüne boş boş bakan kocamın ifadesi bir anda değişti. Kanepeden fırlamasıyla sarılması bir oldu. Teste dakikalarca ve dakikalarca, tekrar tekrar baktı. Bir an çerçeveletecek sandım!

Akşamüzeri sonuçlarımın temiz çıkması ve içimde minik bir bebek taşıdığım haberinin hastane tarafından onaylanması da, kafalarımızdaki o yüzde birlik korkuyu sildi.

Anne, baba, çocuklar ve ikimizin kanından bir bebek...
Artık tam anlamıyla gerçek bir aileyiz!


4 Mart 2010 Perşembe

Hastane yolları



- Tamam bu kadar drama yeter, hemen doktora gidiyoruz!
- Ya yok birşeyim benimm!?

Sen misin itiraz eden?
Kendimi kaşla göz arasında zorla paltom giydirilmiş ve arabanın ön koltuğunda -yine zorla- emniyet kemerim bağlanmış buldum!

- Sevgilim abartmıyor musun?

Kara, sinirden kan çanağına dönen gözlerini bana çevirerek evlilik hayatımızda ilk defa sesini yükseltti:
- Sen... Sen ne dediğinin farkında mısın ha? FARKINDA MISIN!

Sessiz kalmayı tercih ettim, kocamı yıllardır hiç bu şekilde görmemiştim.
Herşey kahvaltı masasında başladı.
Uyandığımda kendimi oldukça iyi hissediyordum, acıkmıştım. Günlerdir ağzıma doğru dürüst iki lokma koyamamıştım zaten. Yataktan doğruldum, son birkaç günü benim nazımla oynayarak geçiren ve resmen bebek bakıcılığı yapan Karam'a -ve tabii ki kendime- kahvaltı hazırlamak üzere mutfağa yöneldim.
Ekmekler tost makinasındaydı, çay demlenmişti, ben de tabaklarla bardakları çıkarıyordum. Sonra... Sonra çaydanlığı elime almamla beraber yerin ayağımın altından kaydığını hissettim: Yerdeydim.

Dengemi kaybetmem bir yana, demlikle de kendimi bir güzel haşlamıştım. Zaten bunu sık sık yapıyorum! Can acısıyla bağırdım, ardından Cinnamon'un havlamaları ve Kara'nın don paça mutfağa fırlaması...

Laf aramızda bu soğukta Kara nasıl böyle dolanıyor hiç anlamıyorum!

Gerisi malum.
Kaşla göz arasında tansiyonumu ölçen ve cık cık cıklamalarından anladığım kadarıyla sonuçtan hiç de memnun kalmayan kocam, beni koli gibi derdest edip arabaya yerleştirdi. Gık diyemedim. Kara hala söyleniyordu:

- Ateşin var diyorum, yok ben doktora gitmem. Miden kötü, yemek yiyemiyorsun, gıdasız kalacaksın, dehidrasyona gireceksin, en azından bir serum taksınlar diyorum, yok. Ona yok, buna yok! Vursunlar kıçına iğneyi gör gününü!

Ağzımı açıp itiraz edecek oldum:

- Sesin çıkmasın Bikem, sesin çıkmasın!

Ve gözümden yaşlar süzülmeye başladı. Hatırlayamadığım kadar uzun bir süredir kimse tarafından böyle çocuk gibi azarlanmamıştım... Tamam, benim için korkuyordu, benim iyiliğimi düşünüyordu da, bu kadar sert olması şart mıydı? Hem ben ne halt etmeye zırıldıyordum ki şimdi!?

- Aşkımm!? Ağlama bak... Özür dilerim.
- ...
- Valla özür dileirm yaa... Sana birşey olacak diye aklım çıkıyor anlasana! Neyse problemin öğrenelim, bünyen bu kadar yorulmasın, bakalım çaresine hemen. Hadi, n'olur üzme beni.
- Peki.

Ve böylece, kendimizi hastane kapısında bulduk.
Sonuçlar ne çıkar bilmiyorum...
Ama her ne oluyorsa, yüzleşelim artık.
Kara haklı.


3 Mart 2010 Çarşamba

Hastayımm...

Moskova'ya geleli iki gün oldu ama nedense kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Hava değişiminden midir nedir, sürekli alnımın gerisinde bir ağrı, bir halsizlik... Kolumu kıpırdatacak halim yok desem yeridir. Elim, ayağım, burnumun ucu sürekli soğuk, yemek yiyemiyorum.
Muhtemelen soğuk aldım, dinlenirsem geçecek, ama Kara beni iki dakika rahat bırakmıyor! Yok doktora gidelim, yok sen neden böylesin, bi' kan alsınlar değerlerine baksınlar... Hande keza aynı şekilde, günde üç beş kere arıyor, başlıyor anlatmaya; onunla bunu kaynat, suyuna bilmem ne ekle iç. Aaaa!!! İstemiyorum zencefilli ballı o garip şeylerden içmek!
Televizyonun karşısında ayağımda kalın inekli -evet, inek!- yünlü çoraplarımla oturmak iyi geliyor bana. Ha, onu da Buse'nin talimatıyla giyiyorum yanlış anlaşılmasın!

Acaba gerçekten de bir doktora gitsem mi...
Bilmiyorum.
Ama şimdi yok vitamin, yok antibiyotik, bir de ben bu Rus doktorların huyunu suyunu bilmem...
Yok yok, ben evde kalayım en iyisi!




2 Mart 2010 Salı

Memlekete geldik!!


Singapur'daki Kobe Günü enstantenesinden sonra, Kara'yla Moskova'ya uçak biletlerimizi aldık. Normalde seyahat etmeyi çok severim, aklıma estiği gibi jete atlarım, bilen bilir. Fakat bu sefer yolculuk benim için çok sıkıntılı geçti. Zaten hava muhalefetinden dolayı sık sık türbülansa girdik, ben de bulantımı ve baş ağrımı bastırmak için çareyi gözlerimi yumup kocamın omzunda uyumakta buldum.

Şehre inince rahatladım tabii. Kar kokusu ve soğuk insanı canlandırıyor. İstanbul'un kirli havasından, yağmur vakti sararıp kararan gökyüzünden, kalabalığından, şırıngalı sapıklar gibi gezen garip doktorlarından, sorgusundan sualinden o kadar bunalmışım ki! İlk işim belediye binasına gidip ikimiz için uygun bir ev kiralamak oldu. Sonra da kaydımı buradaki üniversiteye aldırdım. Ecem ve Kıvanç'ın de peşimizden Moskova'ya gelmesi ayrı bir sürpriz oldu.

Aile neredeyse, yuva orada oluyor, yıllar bana bunu öğretti. O yüzden iki üç valiz toplamak, yeni bir ev açmak, kaplumbağa misali oradan oraya taşınmak bana hiç de zor gelmiyor. Ailem yanımda ya, benim için kafi. Ha, Moskova'da kaldığımız zaman zarfında İstanbul'u özler miyim, bilmiyorum. Terasta sabah kahvemi içerken ufukta gözüken adaları izlemeyi seviyorum, ama burada da Moskova Nehri'ni ve Vodovzvodnaya Kulesi'ni gören çok güzel bir dairemiz var.

Hem İstanbul'a dair haber ve dedikoduları, sağolsunlar Buse ve Hande'den günlük rapor halinde alıyorum! :)



1 Mart 2010 Pazartesi

Evet, şımarığım!

Sabahları yatağıma kahvaltı gelmesini çok seviyorum.
Özellikle de kahvaltıda çift kaşarlı sucuklu tost varsa.
Akşam yatmadan evvel ayaklarıma masaj yapılmasına bayılıyorum.
Televizyon izlerken bana servis yapılması ise en sevdiğim şey!Kolam gelecek, çekirdeğim gelecek, çikolatam gelecek, meyvem soyulacak.
Sahi, insanın
hamarat bir kocasının olması ne güzel şey yahu!!! :)))