
Singapur'daki Kobe Günü enstantenesinden sonra, Kara'yla Moskova'ya uçak biletlerimizi aldık. Normalde seyahat etmeyi çok severim, aklıma estiği gibi jete atlarım, bilen bilir. Fakat bu sefer yolculuk benim için çok sıkıntılı geçti. Zaten hava muhalefetinden dolayı sık sık türbülansa girdik, ben de bulantımı ve baş ağrımı bastırmak için çareyi gözlerimi yumup kocamın omzunda uyumakta buldum.
Şehre inince rahatladım tabii. Kar kokusu ve soğuk insanı canlandırıyor. İstanbul'un kirli havasından, yağmur vakti sararıp kararan gökyüzünden, kalabalığından, şırıngalı sapıklar gibi gezen garip doktorlarından, sorgusundan sualinden o kadar bunalmışım ki! İlk işim belediye binasına gidip ikimiz için uygun bir ev kiralamak oldu. Sonra da kaydımı buradaki üniversiteye aldırdım. Ecem ve Kıvanç'ın de peşimizden Moskova'ya gelmesi ayrı bir sürpriz oldu.
Aile neredeyse, yuva orada oluyor, yıllar bana bunu öğretti. O yüzden iki üç valiz toplamak, yeni bir ev açmak, kaplumbağa misali oradan oraya taşınmak bana hiç de zor gelmiyor. Ailem yanımda ya, benim için kafi. Ha, Moskova'da kaldığımız zaman zarfında İstanbul'u özler miyim, bilmiyorum. Terasta sabah kahvemi içerken ufukta gözüken adaları izlemeyi seviyorum, ama burada da Moskova Nehri'ni ve Vodovzvodnaya Kulesi'ni gören çok güzel bir dairemiz var.
Hem İstanbul'a dair haber ve dedikoduları, sağolsunlar Buse ve Hande'den günlük rapor halinde alıyorum! :)


