20 Kasım 2010 Cumartesi

Love Rocks!!!! Happily Ever by After Bik & Doğu


Ayakkabılarım!!!!!!


Pırlanta böyleyse takarım efendim!

Sonunda Doğu ile hayatlarımızı birleştirmeyi başardık!

İşin aslı, bütün organizasyonu baştan sona hazır etmek son derece zordu, malum turnedeydik. Singapur'dan çiçekçiyi ara, efendim Londra'dan pastaneyi ara, gelinlik provaları için kıtalararası İzmir'e uç... Ne oldu, telefon faturaları hepimize girdi. İyi de oldu, mis gibi bir davet hazırladık çıkardık!

Bilen bilir benim düğünlere olan düşkünlüğümü. Hele ki ben evleniyorsam! Herşey kusursuz olacak diye tutturuyorum. Bu sefer de yine öyle oldu. Aslında hiç gergin değildim ama Doğu'nun özene bezene süslediği gümüşi gri spor arabadan inip de Ayasofya'nın girişine ilerlerken gene birşey boğazımda düğümlendi, ellerim titremeye başladı.

Bu sefer herşey retro olsun istedim, nitekim öyle de oldu. Nedime kıyafeti işini Buse'ye bırakmıştım, şahane bir seçim yapmış. Kızların hepsi ellerinde zambak aranjmanlarıyla ve Topshop'tan alınma pullu dökümlü elbiselerle sıraya dizildiler.

Nikah şekeri işini de Paris üstlendi. Mor tülden -en sevdiğim rengin bu olduğunu söylemeye ne hacet!- tam rock'n roll işi zarif ve asi bir enstantene sipariş etmiş. Love Rocks!!!

Davete gelirsek... Bununla uğraşmak benim işimdi, nitekim bütün ailemizi ve arkadaşlarımızı biraraya toplayıp ufak (!) bir eğlence düzenledik.

Hande sahneyi ele geçirirken!


Düğünün en güzel kızı! Benden bile göz alıcı! Karşınızdaaa.. Bik!

Sonrası gece boyu dans, alkolün dozunu -her zamanki gibi- kaçıran misafirler... Bir ara Hande ve Murat'ı alı al moru mor üzerlerini düzeltmeye çalışırken gördüm, artık iki arada bir derede nereye sıvışıp ne yaptılarsa...



Happily Ever After!

Son durum budur.
Şimdi şişen ayaklarımı bu taşlı, kokoş cendereden kurtarıp biraz dinlenme ve birer kadeh daha içki doldurma zamanı!
Sanırım artık evliliğin sefasını sürmeye başlayabilirim ;)

Katılan herkese çok teşekkür ederiz!!

Bikem & Doğu Vargın


14 Kasım 2010 Pazar

B'Day: Birthday or Bikday

Bugün benim doğum günüm!
Aslında ben doğum günleri konusunda son derece kıskanç bir insanımdır, bütün ilgi benim üzerimde olsun isterim, pastanın en büyük dilimini ben yerim, şımarırım, her istediğimi *her zamanki gibi* yaptırırım. Sözün özü, doğum günlerim benim hükümdarlığımın tescil günleri gibi birşeydir!

Ama bugün, hayatımda ilk defa doğum günümü birisiyle paylaştım. Üstelik benimle aynı evde yaşayan ve aynı adı taşıyan küçük bir kızla! Hı hım, doğru tahmin: Minik Bik:)

Dünyalar tatlısı güzel kızım, hiç kuşkusuz bana en güzel doğum günü hediyesi, senin yanımda olman. İyi ki bizimsin, iyi ki bizimlesin, iyi ki varsın. Gerçi sen şimdi bu yazdıklarımı anlayamayacak yaştasın, ancak ne kadar sevildiğini gayet iyi bildiğinden eminim. Kobe bize uzun ömürler bahşetsin ki, senin büyüyüp mükemmel bir genç kız olduğunu her birlikte görebilelim.

Seviliyorsun bi'tanem.
Nice senelere!

26 Ekim 2010 Salı

"Yok Artık!"

Son zamanlarda bu cümleyi sık sık kullanır oldum. Sebebi de malum, Doğu. Her defasında beni şaşırtmayı nasıl beceriyor cidden anlamıyorum. Bazen haşarı çocuklar gibi mızıklanıp tuttursa da, bu adam gerçekten sürprizlerle dolu!

Ama bugünkü şeyi "gerçekten" yapacağını tahmin edemezdim!
Yani, aramızda şaka mahiyetinde konusu geçmişti ama...
Bu adamın benim ağzımdan çıkanı hiç tereddütsüz yapacağını artık öğrenmem gerekiyor sanırım:)

Bugün malum yılbaşı, öğlen yine konserimiz var, üç kostüm birden hazırlandı, oraya koştur buraya bilmem ne derken yine kapım tıklatıldı. Gelen Doğu;

- Konser öncesi hafif birşeyler yesek?
- Bana uyar. Nereye gidiyoruz?
- Buraya söyleyelim, zamanımız sıkışık.

Benimki telefona giderken ben de kendimi puflacık kanepeye bıraktım ve ayaklarımı altıma topladım. Ne sipariş edeceğimi zaten ezbere bilen Doğu, görüşmeyi bitirdikten sonra ayak ucuma ilişti ve ceketinin iç cebinden, ince bir hediye pakedi çıkarttı.

- Aç bakalım, yeni yıl hediyen!
- Ne ki bu?

Kağıdı dikkatlice yırtıp, içinden çıkan pvc kaplı pembe kimliğe baktım.

Bikem VARGIN

- Yok artık!

Doğu şaşkınlığımı sıcak bir gülümsemeyle karşıladı.

- Yapacağımı söylemiştim.
- Söylemesine söylemiştin de, ben hiç ciddiye almamıştım ki yani, yapacağına ihtimal vermedim hiç! Ahaha delisin sen!
- Bunu bu aralar senden çok sık duyuyorum:)
- E hakediyorsun ama!

Bir süre şaşkın şaşkın kimliğe baktıktan sonra sordum;

- Evde dört Bikem oldu şimdi. Hadi, Denizler bizden ayrı oturuyor, onu sayma eder üç. Nasıl ayırdedeceğiz? Yani içeriden bir seslensen, herkes efendim der.
- Ondan kolay ne var. Sen Bik, senin ufaklık yavru Bik, bizim ufaklık son Bik.
- O ne öyle son mohikan gibi son Bik?
- Evet uygun değil aslında. Son olacağının bir garantisi yok:)
- DOĞUUU!!! YOK ARTIK!
- Ahahahahah..!!!!!!

17 Ekim 2010 Pazar

This Is Halloween!

Bu yılki cadılar bayramımız biraz sönük başladı aslında. Bir kere Dest'in yokluğu çok hissediliyordu, ben de Doğu da bu yüzden keyifsizdik. Ezerhan ve Pınar yanımda değildi. Kobe'nin Melbourne'una düşmüşüz zaten, konser var, yorgunuz... Benim aracımı nereye çektireceğim belli değil, mesafeler uzun...

İtiraf ediyorum, turnelerin Avrupa ayağını seviyorum. Ama kıta değişikliği devreye girince sudan çıkmış balığa dönüyorum. Uyku düzenim, biyolojik saatim piç oluyor.

Neyse...

Odama çekilmiş, ojelerime yama yapıyordum ki -kalmış konsere üç saat, kim uğraşacak baştan sil sür?- Doğu paldır küldür içeri daldı. Yerimden sıçramamla şişenin yere devrilmesi bir oldu. Aksi aksi payladım:

- Sizin oralarda kapı vurma adeti yok mu beyefendi?

Doğu hafiften kızarıp güldü ve kibar bir reverans yaptı:

- Afedersiniz leydim, telaştan unuttum. Kendimi nasıl affettirebilirim?
- Ellerim ıslak, şu ojeyi yerden kaldırmakla başlayabilirsin.

Bir yandan tırnaklarımı üflerken, diğer yandan sordum:

- Nedir bu acelen ne oldu?
- Ya soundcheck yarım saat evvelden başlayacak onu haber vermek istedim. Bir de bu gece ne yapıyoruz onu konuşalım.
- Ne özelliği var ki bu gecenin?
- E cadılar bayramı?
- Amannn Doğu sen de, kutlayıp ne yapacağız şimdi? Ateş etrafına oturup birbirimize şu dandik Amerikan filmlerindeki gibi hortlak hikayeleri mi anlatacağız yani?
- Aslında fena fikir değil!
- Doğuuuu...
- Tamam tamam!:) Ama aslında film izleyebiliriz diye düşünmüştüm.
- Eh... En azından ayaklarımızı uzatmış oluruz. Kim kim izliyoruz ve alternatiflerimiz neler?
- Başbaşayız hayatım. Film konusuna gelinceeee... "Cadılar Bayramı Dehşeti"?
- Daha demin dandik Amerikan filmi diyordum ama ben...
- Yok yok bu öyle değil. Yani öyle de bu filmin bir laneti mi ne varmış.
- İnanıyor musun yani?
- Ya inanmak inanmamak meselesi değil, önemli olan bu konsepte girmek. Ne var, eğleniriz. Hem sen neden bu kadar aksisin bu akşam?
- Hiç..
- Bana hiç deme, var birşey. Söyle.
- Ya..
- Kızımızı mı özledin?
- E.. Evet..
- Ama bak o Tallinn'deyken çok daha iyi olacak, biliyorsun.
- Biliyorum biliyorum da özledim işte keratayı ne yapayım?
- O halde sana bir sürprizim var:)

Bir umut "Acaba Dest'i mi getirdi" diye ayağa fırladım, ama Doğu bunun yerine kanepede duran dizüstüme yöneldi. Bilgisayarı kucağına aldı, birkaç dakika geçmeden beni yanına çağırdı:

- Gel de şuna bak! Bal yeni yollamış!
- Tipe bakkkk!!!!!

Ekranda minik bir peri duruyordu. Peri ki ne peri ama! Bal, kendi çocukluğundan kalma cadılar bayramı kostümlerini didiklemiş, Dest'e bir kostüm uydurmuştu. Pembe tütüler, simli kanatlar...


Hasret gidermekle iyiden iyiye özlemek arasında bir noktada kalakaldık. Gülelim mi ağlayalım mı garip bir durum işte.. Mecburiyetler insanları ne hale koyuyor! Neyse ki -bunu söyleyeceğim de aklıma hiç gelmezdi ya- Bal'a güveniyorum. Kendi öz çocuklarımı büyütürken de aynı hasret hissini yaşamıştım.

Sonrası son sahne provası, mükemmel bir konser, alelacele geldiklere yere postalanan vampir-kurt adam-hemşire kostümlü groupieler...

Sonunda kendimizi otel odasına atabildik!
İçeri ayak basmamla ağzımdan bir şaşkınlık nidasının fırlaması bir oldu:

- Doğu ne yaptın sen???

İçerisi sayısız siyah mumla aydınlanmıştı. Televizyonun karşısındaki sehpaya ise cadılar bayramı ambiyansına uygun bir sürü çerez yığılmıştı.

- Bunların hepsini ne ara yaptın sen?
- Seni ikna edeceğimi nasıl olsa biliyordum ;) Önceden şehirdeki en büyük pastaneyi özel birşeyler hazırlamaları için tembihledim. Bu geceki randevumuz burada:)
- Ahahah cidden delisin sen!!!



Kanepeye keyifle kuruldum, polar battaniyemi de dizlerime çektim.
Doğu filmimizi taktı, yanıma ilişti ve gözümüzü ekrana dikip atıştırmaya koyulduk.

Yüce Melvin! O ne biçim filmdi öyle!
Bir daha elime öyle bir DVD alırsam ne olayım! Yok efendim kuyudan çıkan kızlar, birbiri ardına işlenen faili meçhul -nah meçhul!- cinayetler... Film üç boyutlu olsa ne yapardım bilmiyorum! En son kendimi battaniyenin altına büzüşmüş, ekrana Doğu'nun ensesinden bakarken buldum!

Artık filmi çöpe mi atmalı, laneti başkasına geçsin bizden ırak olsun (!) diye Onat'a mı kakalamalı bilemiyorum...
Başıma bir iş gelirse bittin sen Doğu, bit-tin!

9 Ekim 2010 Cumartesi

Var bu Moskova'nın bir hikmeti...

İşte bu gece bunu gerçekten de beklemiyordum!

Moskova'da patikadan çıktıktan sonra Doğu'yla kendimizi aç bilaç vaziyette Arbat Caddesi'ne attık. Arbat, İstiklal'e çok benziyor. Işıklar, insanlar.. Tek eksik tramvay! Beyefendinin kolumdan çekelemesiyle daha önce hiç adım atmadığım B2 adlı kulübe girdik. Mekanda yok yok! Öyle ki, sanki gelmemiz bekleniyormuş gibi tüm ahali çevremizde pervane oluverdi. Ve yemek, dans -yemin ederim ayaklarım şiş, daha bir de Barselona'ya konsere yetişeceğiz!- derken, bende nefes mecal kalmadı!

Şef garson gecenin sonuna doğru muzip bir gülücükle yanımıza geldi. Elinde, üzeri gümüş bir kapakla örtülü porselen bir tabak taşıyordu. Ben kırık kopuk Rusça'mla "İyi de biz birşey sipariş etmemiştik ki.." diyecekken, garson Doğu'nun hafif bir baş hareketiyle tabağı önüme koydu ve sessizce geri çekildi. İçimden, "Bu da kesin Doğu'nun dünya mutfağı takıntısının bir ürünü, bakalım ne tatmamı isteyecek gene?" diye geçirdim. Ama gümüşün göz alan ışıltısının altından, hiç beklemediğim birşey çıktı...



Cevabımın ne olduğunu sormaya bile gerek yok sanırım...
Biz zaten bir aileydik. Güçlü, ayakları yere sağlam basan bir aile.
Artık resmileşti!

Dipnot: Zevkine hayranım hayatım:)