11 Mart 2010 Perşembe

Yasaklar..Yasaklar..


Züzü'nün vampir temalı, bol kırmızı şaraplı, vahşi düğününün ardından İstanbul'a döndük.
Yapılacaklar listemin başında doktorumla randevuya gitmek vardı.
Sen misin kaşınan?
Muayenehaneden elimde uzunnn bir listeyle ayrıldım:

  • Sigara yok.
  • Alkol yok.
  • Kafein yok.
  • Adaçayı yok.
  • Ayak masajı yok.
  • Sıcak suyla temas yok.

Masaj bebeği kasarmış, efendim sıcak su kanama riskini artırırmış. Adaçayı tehlikeliymiş... Doktorcuğum saydı da saydı. Liste bu kadarla sınırlı kalmıyor, suşi bile yasak! Cıva bilmemnesi bebeğe geçebilirmiş.
E ne yiyeceğim ben?

İşin aslı sigarasızlık hiç kasmıyor, ama kahve içememek beni deli ediyor. Nasıl bir kafein bağımlısı olduysam, kahve olmadan 7 / 24 zombiye bağlıyorum. Neyse...

Eve gelince ilk iş camları açıp temizliğe girişmek oldu. Her yer toz... İstanbul'un bu halini sevmiyorum zaten, tozu alıyorsun, biraz sonra bir dönüyorsun, o da ne? Demin sildiğin yer gene bir parmak toz! Ama sağolsun, Kara ortalığı toplamama çok yardımcı oldu. Perdeleri bile astı, o derece! Yukarılara uzanmayacak, abuk sabuk gerinmeyecekmişim.

Sözün özü bu. İstanbul'a dönmekten hiç memnun değilim. Ama kocam, çocuklar ve arkadaşlarım burada. Buse ve Kâdi turne arasındalar, Alarcın yanımda, Paris yanımda. Daha ne isterim?
Sanırım buldum!
Hande'mi... :(


10 Mart 2010 Çarşamba

A good night kiss from Züzü

Dünürüm yiğidimin düğünü sebebiyle sabah erkenden Belgrad'a uçtum. Hem taze anne hem de taze anne adayı (ikisi bir arada evet!) olan Züzü o sırada otelde kendini devirmiş mışıl mışıl uyuyordu. Bu kadar erken geleceğimden de haberi yoktu!

Otele yerleşir yerleşmez ilk iş, resepsiyonistin cebine üç beş kuruş sıkıştırıp Züzü'nün oda anahtarlarının yedeklerini almak oldu. (Tamam, pek de üç beş kuruş değil ama Belgrad'ın böyle gevşek bir hali var, neylersin!)
Tekin'in henüz gelmemiş olması işime geldi tabii, bizimkileri uygunsuz vaziyetlerde basmam hiç de hoş olmazdı:)
Parmak uçlarıma basa basa içeri süzüldüm. Zühre'm yine darma dağınık yayılmış, çarşafları yere atmış, Bora'sını da koynuna almış yatıyordu. Yavaşça yanına oturdum.

- Züzüü...
- Hıı...
- Hatunn!!
- Mmm.. Aşkımm?
- Ay benim Tekin'e benzer bir halim mi var?
- Aaaa! Bikemellaa!??

Gözleri faltaşı gibi açıldı:

- Ne zaman geldin?! İçeri nasıl girdin!!! Ay hoşgeldinnnnn...
- Şimdi geldim, rüşvet verdim, hoş bulduk! Hadi ayaklan bakalım gelin hanım!



Bizim gürültümüze uyanıp mızıklanmaya başlayan Bora'yı kucağıma aldım. Ayol o ne öyle? Bildiğin konsantre edilmiş bir küçük adam! Abartmıyorum kocaman saçları var! Üstelik Züzü'nün de tıpatıp aynısı! Ağız, burun, kulak şekli, çene!

- Buna hamileyken aynaya çok mu baktın kadın!
- Narsistim ben, bilmiyorsun sanki!:)

Kahvaltının ardından kendimizi Belgrad sokaklarına vurduk. Günümüz alışveriş, yemek ve tuvalet üçgeninde geçti. İkimiz de hamile olduğumuzdan sürekli her gördüğümüz kafeye ve restorana "Ay benim içim kazındı" diye atladık. Arabayı da ben kullandım, daha doğrusu kullanamadım. Çünkü adım başı neredeyse her dükkanın önünde parketmek zorunda kaldık! Demek ki neymiş? Açken ya da hamileyken vitrin bakılmayacakmış, yoksa insan eline ne geçerse satın alıyormuş! Hele aç bir hamileysen, durum çok daha tehlikeliymiş!


Akşam Tekin bey teşrif edince de Bora'yı emanetleyip otelin masaj salonunda günün yorgunluğunu attık.

Gece, tüm ısrarlara rağmen müstakbel karı-kocayı yalnız bırakıp erkenden odama kaçtım. Yeminle, ne sırt kaldı ne de ayak! Her yerim ödem topladı... Zühre'nin enerjisine yetişmek mümkün değil!
Yarın düğüne kadar bir temiz dinlenmem lazım.
Sonra mı?
İstanbul... Gene İstanbul!


PHOTO CREDITS: WILDFOX, GOOGLE


8 Mart 2010 Pazartesi

Dövmem geldi!



*iç ses*

Yaramazlık yok Bik! Dövme için doğum sonrasını beklemek zorundasın.

Şimdi otur bakalım uslu uslu, daya ayaklarını kocanın bacaklarına, mutlu mesut televizyon izle. Gıkın çıkmasın!

Kendime not: 34 gün sabret.


7 Mart 2010 Pazar

Fairy Dust For My Baby

I collect the beauties that I see and hiding them in a jar for my baby.

PHOTO CREDIT: TINYPIC


Past to be



Fotoğraf, bundan bir önceki turneye ait. Johannesburg sokaklarındayız, ben susuzluktan geberiyorum, Alfredo'nun bronşiti azmış, güneş cayır cayır tepemizde. Ekstralar yüzünden yan çizen bar CEO'su ile de bir sağlam kapışmışız, bir garip haller içindeyiz. Buna rağmen Alf, kamerasını elden bırakmıyor, benim kendimi kaldırım tepesine dar atmış halimi kareleyiveriyor. Yetmezmiş gibi, o hasta haliyle bir de dalga geçiyor; "Bana bak dude, bundan sonra kölemsin, istediğim herşeyi yapacaksın. Yapmazsan bu fotoğrafları basında bil!"

Albümlere elimden geldiğince bakmamaya çalışıyorum artık. Çünkü biliyorum ki Alfredo ile yaşadıklarımız yakında maziye karışacak... Ve maziyi deşelemek de tahmin ettiğimden daha fazla yaralıyor.

Alf hasta. Uzun zamandır hasta. Sağlık durumu yüzünden turnemizi yarıda kestik, kayıtlarımızı erteledik, kendini toparlar diye bir ümit... Ama nafile. Artık çok az zamanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna rağmen alışamıyorum, düşününce yutkunmakta, sakin kalmakta zorlanıyorum.

Arsız bendmeytim, akşam saatlerinde Moskova'ya gelmiş olacak. Ona kendine bakmadığı için her ne kadar öfkeli olsam da, üzgün olsam da, kırgın olsam da, yine de son günlerini onunla beraber geçirmek istiyorum.
Keşke "son günler" demek zorunda kalmasaydım.
Ah aptal adam ah!!!
Aptal!