6 Şubat 2010 Cumartesi

Cizıs Kırayst!



- Hay ben böyle işin!
- Ne oldu?
- Pasaportum yok!
- Ne demek yok?
- Valla yok, iç cebimdeydi, lanet olsun ya!
- Emin misin?:))
- Gülme bak, gülme!
- Ahaha tepene kadar kızardın, bunu çekmem lazım!
- Ya Bik çekme, pasaport yok diyorum huu!
- Yok valla çekicem!
- BİKEM!!!
- Gülümsee!!

* Pasaportu elinde sallar*

- Ya off!!!! Bittin sen kızım, bittin!

Gerisi havaalanı kovalamacası:)
Bilanço: Sol bileğin iç kısmında çekiştirmeden mütevellit kızarıklıklar, yine sol omuzda ısırık, hırsla öpülmekten ve sakallardan tahriş olan dudaklar.
Adamın hiddeti bile seksi!

Yatağımdaki yabancı!

Bu adam var ya bu adam, benim nişanlım olan hani!? Uyku sersemi gene yüreğime indirdi!

Sabahın altısında kendiliğimden uyandım. Beni neyin uyandırdığına dair hiçbir fikrim yoktu, normalde kalkış saatim sekizdir, sekizden önce top patlasa gözümü açamam. Kalkıp şöyle bir evi dolandım; herşey yolundaydı: Kapılar kilitli, camlar kapalı, hava daha tam aydınlanmamış ve herkes uyuyor. Kara dün gece bende kalmamıştı, halen eski dairesindeki kişisel eşyalarını toparlamaya çalışıyordu.
Çıplak ayaklarımı sürüye sürüye yatağıma geri döndüm.

...

Ne kadardır uyuduğumu bilmiyordum, odamın kapısının hafifçe aralandığını duydum. Beynim kapalı devre çalışmaya devam ediyordu, ayak seslerini duyuyor ama tepki veremiyordum. Uyanasım yoktu.

- Solnuşkaaa...
- Mmm...
- Sol? Solnuşkaa'm!

Omzuma bir öpücük kondu, Kara gelmişti. Öyle rahat uyuyordum ki! Ne olurdu şimdi beni uyandırmaya kalkışmasa da yanıma girip o da vursa kafayı!? Yok, illa kaldıracak. Bir öpücük... Bir öpücük daha.

- Yaaa!

Kaidemi dönüp, kafamı devekuşu gibi yastığın altına sokmamla beraber, Kara'nın usulca yanımdan kalktığını hissettim.
Çok da umrumdaydı! "Uyu Bikem uyu. Gitsin içerde çayı koysun, kahvaltı hazır olunca uyandırsın" diye geçirdim içimden. Ama hala odadaydı, çünkü içeri girerken kapıyı kapattığına emindim ve henüz bir başka gıcırtı da duymamıştım.
Derken, ayakucumda bir ağırlık hissettim.
"Aşkım n'apıyorsun yaaa?" diye mızıklandım, ama bu Kara olamazdı! "Ağırlık" bacağımdan kalçama, oradan da sırtımı yürüyordu! Dört ayaklı!
Ani hareketlerden kaçınarak kafamı usulca yastığın altından çıkarttım. Uyku muyku kalmamıştı! Kara'm güldü:

- Hatun kalk bakalım!
- Ay bu ne??

Yatakta hafifçe yan dönmemle beraber dengesini kaybeden yavru, yorganın üzerine yumuşak bir iniş yaptı!

- Nerden çıktı buuu?
- Düşündüm düşündüm, bizim neden köpeğimiz yok dedim:)
- Bak sennnnn!!!!!!

Bal-tarçın arası tüyleri olan bu ıslak burunlu, şiş göbekli yavru, kuyruğunu sallayarak o hantal halinden hiç beklenmeyecek bir çeviklikle kucağıma atladı. Tasmasının altını kaşımaya başladım; sevgilim bu ufaklığa kiremit kırmızısı çok güzel bir deri tasma almış, ucundaki madalyonu da üzerine isim yazdırmak üzere boş bırakmıştı.

- Adın ne senin bakayım ha, adın ne?
- Ohh baksana, hemen yerleşti benim tahtıma!
- El kadar bebecik eniği mi kıskanıyorsun sevgilim? Aaa.. Hem bak kendi rakibini kendi elinle getirdin baştan söyleyeyim!
- Biz erkek dayanışması yapacağız onunla, bak görürsün!
- Adı ne olacak bunun?
- Hımm..

Kucağımda karış karış esneyerek pembe dilini cömertçe (!) sergileyen bu minik et yumağına baktım.

- Buldum!

Ve böylece bugünümüz, yeni köpeğimizle oynayarak geçti. Gidip tasmasına adını -Cinnamon (Tarçın)- yazdırdık, veteriner işlerimizi hallettik, sağlık karnesini çıkarttırdık, sonra da kabıydı mamasıydı şampuanıydı bir dolu malzeme satın aldık. Tabii tüm bu işlemler sırasında beyefendi benim ceketimin içinde geziyor, arada aklına eserse kafasını dışarı çıkartıyor, sonra yine göğsüme saklanıp uyuyordu. Yakında beni annesi zannederse şaşırmayacağım!



3 Şubat 2010 Çarşamba

Teşekkür :)



Mutfak değil laboratuvar!



Tariflerle ilk günden bu yana hiç aram olmadı. Zaten ömrümün büyük bir kısmı (Datça'da yeldeğirmenine yerleşerek beni ev yemeğinden yoksun bırakan sevgili annemin pişirdiklerini saymazsak) hazır yemeğe tamah ederek geçtiğinden mutfak olayıyla pek alakam yoktu. Ancak "artık zamanıdır" dedim ve kendimi 220 dereceye ayarlanmış fırının başında buldum.

Tarifi, ailemizin baş gurmesi Piraye'den aldım. Ne kadar zor olabilirdi ki hem? Sucuklu yumurta kırmak ve makarna haşlamaktan başka bir kuzina yeteneği olmayan ben, bu sefer alakasız bir mecraya yönelerek sufle yapmakta karar kıldım. Malzeme karıştırmakla geçen ilk yarım saatin sonunda yumurtanın sarısıyla beyazını ayrıştırma çabalarım nihayet sonuç vermiş, bu arada malum yumurtanın kabuğu derin çırpma kabının içine düşmüş, ben de kaşlarıma kadar un olmuştum!

Kabaracak mı kabarmayacak mı diye binbir evhamla fırın başında geçen 20 dakikanın ardından eserim (!) ortaya çıktı. Souffle de Solnuşka, ça a l'air si délicieux! Öyle birşey işte!

Çatalı eline korkarak alan Kara'mın hala sıhhatte olmasına çok memnunum!

2 Şubat 2010 Salı

Havada AŞK kokusu var! - 2

Saat: 10.22

Kara'nın son bir haftadan bu yana devam eden gizemli davranışlarını çok da irdelememiştim.
Ancak öğlen saatlerine doğru gelen telefon, küvete yayılmış olan bendenizi yerinden fırlattı. Üzerimden sular sıza sıza cep telefonuma koştum.

- Sevgilim?
- Efendim canım?
- Şimdi, söyleyeceklerimi dikkatle dinle. Soru sormak yok tamam mı?
- Neden?
- Soru sormak yok demiştim!
- İyi, mızıkçılık yapmayacağım.
- Güzel. Saat tam 12'de Barba Rossa'da buluşalım. Tamam?
- Tamam tatlım, görüşürüz.

İşte bir gariplik daha!
Kısa konuşmanın ardından üzerimde kalan sabunları durulamak için kendimi tekrar duşa attım. Gardrobun önünde bir süre durdum. Öğlen yemeği yiyeceksek, abiye giyinmemin bir anlamı yoktu. Saçlarımı kuruttum, makyajımı tamamladım, üzerime vücuda yapışan bir jean, hafif dekolte bir bluz ve Paris'le aldığımız ince dore ceketi geçirdim. Hava şubat ayı olmasına rağmen şahaneydi nasılsa.


Saat 12.00

Barba Rossa'nın Boğaz'a nazır şahane masalarından biri bizim için hazırlanmıştı. Beş dakika sonra Kara, elinde neredeyse adam boyu bir paketle çıkageldi.

- Aşk?
- Hoşgeldin bi'tanem, üzgünüm azıcık geciktim ama bir yere uğramam gerekiyordu.

Göz ucuyla paketi işaret etti:
- Bu, senin için.

Ağır kutuyu kendime doğru çektim ve kurdeleleri çözdüm. Mekandaki herkesin göz ucuyla bizi kesiyor olması cabasıydı tabii. Paketten şahane bir kürk çıktı. Şaşkına dönmüştüm.

- Merak etme Bik, taklit kürk. Senin bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyorum.
- Gerçek gibi duruyor. Çok teşekkür ederim. De... Aşkım bahar geliyor?
- Bence buna bu gece ihtiyacın olacak.
- Nasıl yani?
- Hani soru sormak yoktu? Hadi, kalk gidiyoruz?

Nereye diye soramadım bile. Soru sormak yasaktı.



Saat 14. 17

Nereye gittiğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Jetteydik. Tek bildiğim soğuk bir yere gittiğimizdi. Zira Kara da, jette üzerini değiştirmiş, vücuduna oturan siyah balıkçı yaka bir kazak giymişti. Ben de kürkümle oturmuş, camdan dışarı bakarak nerede olduğumuzu kestirmeye çalışıyordum. Gürcistan üzerinden geçiyorduk.

- Delisin biliyorsun değil mi?
- Bu da soru cümlesi sınıfına giriyor bak!

Ayağa kalkıp çatlak sevgilimi kendime çektim ve susturdum.


Saat 15.00


- Sen bir harikasın! Yemin ederim harikasın!
Jetimiz Sheremetyevo Uluslararası Havalimanı'na kusursuz bir iniş yaptı. Şimdi neden kürk giymem gerektiğini anlıyordum. -17 derecelik soğuğuyla Moskova, önümüzde bir masal şehri gibi uzanıyordu.
İlk durağımız Kızıl Meydan oldu. Buz gibi havaya rağmen insanın içini ısıtan akşam güneşi altında buz pateni... Snegiri'de yemek ve halis muhlis Rus votkası...



O çakırkeyif kafayla sokak ortasında dans... Gecenin çökmesiyle birlikte kendimizi konser alanında bulduk.
Ne oluyor diye sormama gerek kalmadı.
Buse, Kâdi ve Murat Moskova'daydı.
Heroes of Rock konserindeydik!

- Bugün bunu kaç kere söyledim bilmiyorum ama sen gerçekten delisin!

Saat 21.26

- Şimdi sahneye, konuk sanatçı olarak Kara İşcan'ı çağırıyoruz!
Ben ne olduğunu anlayamadan Kara kendini sahneye attı. Buse gene yapacağını yapmıştı. Binlerce kişi çığlık çığlığa bağırırken, ben bu işin altından neler çıkacağını hayretle izliyordum.

- Spokoynoy noçi Moskova!!!!!

Çığlıklar yeniden yükseldi. Kara, konuşmasına önce Rusça, sonra İngilizce olarak devam etti.

- Beni sahneye davet eden Heroes of Rock ekibine çok teşekkür ediyorum. Şimdi, sıradaki şarkıyı müstakbel eşim Bikem Mumcu'ya armağan etmek istiyorum.
Buse devreye girdi:
- Bikem, sen de sahneye gelir misin lütfen?

Ve sahnedeydim. Kara; Buse, Kâdi ve Murat'la önceden anlaşmıştı. Demek Kara'nın ortadan durup durup kaybolmasının sebebi buydu. Benim için bestelenen şarkının provasını yapıyorlardı!

Bir elinde mikrofon, diğer eli avucumu sımsıkı kavrayan sevgilime bakarken içim eridi. Gözlerinde, sesinin her perdesinde eriyip kayboldum.
Şarkı sonunda sahnede, binlerin önünde öpüşürken, "Moskova gerçekten de bir rüya şehir" diye düşünmeden edemedim...