9 Haziran 2010 Çarşamba

Sen misin Londra'ya giden?

Sen misin sevgilini bir başına bırakan, kafasına estiği gibi kendini patikalara atan, zombilerden korkmuyorum diye nara atan?
Kobe böyle çarpar işte!

Efendimm..

Ben dün konseri monseri ektim, son derece ani bir kararla Londra'ya jet biletimi kestirdim. Maksat zombi avlamak değildi tabii, hiçbir dirilen ölüden korkmadığımı tüm dünyaya kanıtlamaktı. Eee, gelmişim 35 yaşına -çaktırmayın- bu saatten sonra zombi görünce korkup kaçacak değilim ya? Bir nişanem olsun, takayım göğsüme, küçükken izcilik yaptığım günlere döneyim, övüneyim istedim.

Velhasıl tüfeğimi testeremi aldım, Pınar'a nerede olduğumu bildiren bir mesaj çekip mezarlık kapısına dayandım.


Giriş nasıl kalabalık, nasıl ağır kokuyor anlatamam! Üstü başı tırmık, ısırık içinde kalan avcılar kendilerini kapıdan dışarı zor atıyordu. Milleti ittire kaktıra içeri girdim, terden, kandan ve şu an tam adını getirip de mide kaldırmak istemeyeceğim bilimum zombi ifrazatından kayganlaşan basamaklardan ağır ağır inerek gömü alanlarının olduğu noktaya geldim. Mermerden oyulma lahitlerin tam ortasında yükselen dev bir dikilitaşın etrafında yaklaşık elli kişilik bir grup toplanmıştı.


Ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk, nasıl davranmamız gerektiğini de. Sanki kokumuzu almış gibi labirentin içinde "sağ" kalan ne kadar zombi varsa üzerimize yürüyordu. Ve o sırada, aramızdan bazılarının her nasılsa zombiler tarafından saldırıya uğramadıklarını farkettik. Sanki gizli, görünmez bir kalkan vardı, bu kokuşuk şeyler onları görmüyordu bile! İşte o zaman hiçbir şansımız kalmadığını anladık.

Ben yine de işi inada bindirmiştim. Cephanem bitti, tüfeğim kırıldı. Arkadaşlar yardım etti iki üç testere buldum, onlar da bir süre sonra elimde paralandı. Şimdi rahmetli dedemin askerlik anılarından bir kuple aktarır gibi olacak ama, cidden çatışma saatlerce sürdü ve sayısı neredeyse üç yüzü aşan zombiyi parça parça ettim.

Yorgundum, sayısız kez ısırılmış, yüzlerce kere tırmalanmıştım. Üstüm başım paramparçaydı, ama dediğim gibi iş iyiden iyiye inada binmişti, ardımdaki arkadaşlarımı da zombilere yem etmeye hiç niyetim yoktu. Yine de Pınar'ımı özlemiştim, canım acıyordu ve etrafım yavaş yavaş kuşatılıyordu.

Sessizce köşeye çekildim, elimde silah kalmamıştı, sadece gizlenmek ve varlığımı biraz olsun dinlenene kadar zombilere unutturmak istiyordum..
İşte o esnada içim geçmiş.
Ne kadar uyudum bilmiyorum, belki göz açıp kapayıncaya kadar, belki beş dakika, belki daha uzun. Ama gözlerimi açtığım zaman artık labirentin içinde değildim. Sanırım halime acıyan patika, beni dışarı atmıştı.

Üstümü başımı güç bela toparlayıp seke seke otelime geldim.
Telefonumda Pınar'dan mesaj vardı, "Sen delirdin mi? Ölüp kalacaksın oralardaa!!! Zombilerle işin neee!!!"... Ağzımı açacak halim yoktu. Yüzüm isten simsiyahtı, saçlarımın arasında örümcek ağları ve kan vardı. Önce beni zombi virüsünden kurtarması için bir doktor buldum, sonra duş, sonra pansuman, sonra kesiklerimin sızısını dindirmesi için ağrı kesici... Ve yatak!
Uçağımın saati gelene kadar deli gibi uyumuşum, telefonun alarmının çaldığını bile zar zor duydum.


Sonuç itibariyle sevgilim bana kızgın, yorgunum, bir konserimi kaçırdım ve şimdi bir konsere daha yetişmem lazım. Ama itiraf ediyorum, kendim kaşındım. Pişman mıyım? Bilmiyorum. Tek bildiğim, göğsüme bir madalya takılmasa da cümle aleme zombilerden korkmadığımı göstermiş oldum.
Ha...
Bir de unutmadan, kollarım feci kas yaptı!

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Ben ki...

... şiddete en karşı bir insanım, lakin nişanlım olacak bu kadın beni çileden çıkarıyor!
Pınarrrr!!!!! Ben sana sarkma demiyor muyum? Başın dönecek, neyin aşağı gideceksin valla!
Pınar dedim!

21 Mayıs 2010 Cuma

Trilaylayliii...

Boşanma sancıları, yavru Bik'in büyüme sancıları, konser sonrası ayak-bel-boyun üçlüsü sancıları derken epey sancılı bir süreç geçirdim, itiraf ediyorum, bizde yalan yok!
Bu yorucu zaman zarfında, bir süredir yanımda olan çok özel bir insan var. Ben yokken gözümü arkada asla bırakmayan, yorgun argın kendimi kanepe tepesine atınca o maharetli elleriyle mis gibi kahveler pişiren, pek de iyi masaj bilen... Hanım hanımcık görüntüsünün altında, mübarek bir dişi panter!
Hal böyle olunca benim de Pınar'ın parmağına yüzük geçirmem pek uzun sürmedi.
Ama bugün yorgunluktan şişme kısmı bana değil, sevgili kuzuma denk geldi.
Neden mi?
Aynı eve çıkmaya karar verdik. İşin tüm taşınma külfeti de Pınar'ıma kaldı.
Peki soru; iki kadın aynı eve taşınmaya karar verirse ne olur?
Cevap açık: Her mekan dar gelir, bir türlü sığışılamaz.

Aslında ev bulmak pek zor olmadı. Tur menajerimin erkek kardeşi, İstanbul'da bir emlak ajansı işletiyor. Bizim nişan haberini ve ortak bir mekan arayışımızı duymuş, ellerindeki bazı satılık ve kiralık villaların fotoğraflarını mailime yollamış.
Bu haftayı Pınar'ımla evleri inceleyerek ve eleme yaparak geçirdik.
Yok işte bu çok minimalist, bu çok vintage... Ben klasik insanım, Pınar modern. Benim elim ne kadar oymalı kakmalı kokoş şey varsa ona gidiyor, kuzucuğum ise hep sade, düz, kübik şeyleri seçiyor... Neyse ki ortada buluşmamız çok zor olmadı. Evimizi bulduk.

Bulmasına bulduk da, eşyalarımızın taşınması, gerekli bazı şeylerin alınması gibi işlemler ciddi zaman aldı. Ve üç katlı kübik mimarili villamızın yerleşmesi, düzenlenmesi, temizlenmesi gibi tüm işler, ben turnede olduğum için tamamen benim zavallı sevgilime kaldı.

Ama kadın eli değmiş olduğu nasıl da belli oluyorr...
Başlayalım.

Salonumuz. Hem kokoş hem modern. İkimize de hitap ediyor. Zaten içinde mor olsun da ne olursa olsun modundayım biraz:)


Yemek odamız ve mini barımız. Mutfak da içinde. Mis gibi şehir manzarası var. Pınar buraya bayıldı. Ama yerler hala gözüme çok boş geliyor, zebra postu atasım var. (gerçek post kullanmam tabii ki!)


Çalışma odası. İkimiz de aynı anda işlerimizi halledelim diye böyle düşündük. Fena da olmadı açıkçası, insana enerji veren modern bir yapısı var.


Yastıklarım olmadan asla!


Bu yatak odası fikri aslında bana ait. Kızılderili çadırı gibi birşeyler yaptık. Yer yatağı konseptini oldum olası sevmişimdir zaten, böylesi de pek güzel oldu. Tavan arasını kullanabilmenin nimetleri!


Bu da yatak odasının karşı tarafı. Önü minik bir terasa açılıyor, görür görmez "Mangal yapmalıyız!" dedim!:) Bence burası evin en güzel kısmı.


Benden başka romantizm kokusu alan var mı? Zincirli hamak ve şarap! Bu odayı ilerde başka amaçlar için kullanabiliriz belki, benim kafamda enstürmanları yerleştirmek gibi birşey var.


- Biraz küçük ama...
- Deli misin harika buu!!!!! Hem ufak olması iyi su masrafı az olur temizliği kolay olur!
- Pınarr?
- Ayyy, içime ev kadını kaçtı! :S

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Büyüme sancıları


Ağlayayım mı güleyim mi sevineyim mi üzüleyim mi gerçekten bilmiyorum.

Duş almak için kıyafetlerimi çıkarıp içeri geçmiştim. Bikem de Ayşegül'ün yanındaydı, abla kardeş yatak odasında yere oturmuş oyun oynuyorlardı. Henüz suyu bile açmamıştım ki, büyük kızımın seslendiğini duydum;

- Anneee!!! Buraya gel! Ama yavaş ol!

Olabildiğince seri ve sessiz adımlarla yatak odasının kapısına gittim. Karşımdaki manzara, daha önce de defalarca karşılaştığım birşeydi, ama yaşların göz pınarlarıma hücum etmesine mani olamadım.
Benim yavru Bik'im, o tombul ayaklarının üzerine dikilmiş, ellerini de karşısındaki boy aynasına dayamış dikkatle kendini inceliyordu. Hangi birine sevinmeliydim şimdi? Emeklemekten taytay durmaya geçişine mi, aynada kendini tanımasına mı?

- Aşkımcığım?

İplemedi tabii ki. Narsist bir şekilde kendine bakmayı sürdürdü, sonra alttan iki dişi gözüken o sevimli ağzıyla aynadaki aksine kocaman bir gülücük attı.
Yok bu kız kendine aşık! Avucunu öpüyor, sonra aynaya vuruyor, kıkırdıyor, kıkırdıyor... Çok geçmeden koca ayna minik parmak izleri, dudak izleri ve lekelerle doldu. Artık iyice ağırlaşan kızımı tutup kaldırdım ve tepinmekten terleyip yapışan bukleli kafasından öptüm.

- Sen ne ara öğrendin bakalım bu kadar şeyi ha?

Ağzı dolu dolu söylenmeye başladı. Efendim neymiş, ben onu neden ayna karşısından almışım, o muhteşem görüntüsünü izleme zevkinden neden mahrum etmişim? Anlamıyorum sanki! Gelişigüzel heceler sinirli sinirli ağzından döküldü. Yok yokkk, küfürbaz da olacak bu! Aynı anası!

Son birkaç haftadır Bikem öyle hızlı gelişiyor ki, her sabah kalktığında yeni birşey öğrenmiş oluyor sanki. Gece uykusunda Kobe kulağına mı fısıldıyor bilmiyorum ki! Önce mama kaşığına vuran tık tık sesler, bir baktım diş patlatmış. Sonra ilk heceler... Mama, atta, abba, abi... En sonunda da anne! Anne de değil ha, anna!

- Kızım anne de. An-ne.
- An-na.
- An-ne, anne.
- An-naa!!

Daha da zorlarsan çığlığı basıyor zaten!
Turne yaradı kızıma.:)

11 Mayıs 2010 Salı

Flashback / Singapur Geceleri


Kim çekti lan bunu!?
Kesin Züzü'nün işi bu, sol tarafta o oturuyordu!