7 Mart 2010 Pazar

Past to be



Fotoğraf, bundan bir önceki turneye ait. Johannesburg sokaklarındayız, ben susuzluktan geberiyorum, Alfredo'nun bronşiti azmış, güneş cayır cayır tepemizde. Ekstralar yüzünden yan çizen bar CEO'su ile de bir sağlam kapışmışız, bir garip haller içindeyiz. Buna rağmen Alf, kamerasını elden bırakmıyor, benim kendimi kaldırım tepesine dar atmış halimi kareleyiveriyor. Yetmezmiş gibi, o hasta haliyle bir de dalga geçiyor; "Bana bak dude, bundan sonra kölemsin, istediğim herşeyi yapacaksın. Yapmazsan bu fotoğrafları basında bil!"

Albümlere elimden geldiğince bakmamaya çalışıyorum artık. Çünkü biliyorum ki Alfredo ile yaşadıklarımız yakında maziye karışacak... Ve maziyi deşelemek de tahmin ettiğimden daha fazla yaralıyor.

Alf hasta. Uzun zamandır hasta. Sağlık durumu yüzünden turnemizi yarıda kestik, kayıtlarımızı erteledik, kendini toparlar diye bir ümit... Ama nafile. Artık çok az zamanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna rağmen alışamıyorum, düşününce yutkunmakta, sakin kalmakta zorlanıyorum.

Arsız bendmeytim, akşam saatlerinde Moskova'ya gelmiş olacak. Ona kendine bakmadığı için her ne kadar öfkeli olsam da, üzgün olsam da, kırgın olsam da, yine de son günlerini onunla beraber geçirmek istiyorum.
Keşke "son günler" demek zorunda kalmasaydım.
Ah aptal adam ah!!!
Aptal!


6 Mart 2010 Cumartesi



"Yunan mitolojisine göre, insanlar aslında dört kol, dört bacak ve iki yüzü olan bir başla yaratıldılar. Onların gücünden korkan Zeus, insanları iki parçaya böldü ve onları hayatlarını diğer yarılarını arayarak geçirmeye mahkum etti."

Plato'nun Sempozyum'undan


Om nom nom!



Ecem ve Kıvanç'ın Moskova'daki ziyaret günleri sona erdi. Ufaklıkları dadıya emanetleyip uçağa bindirir bindirmez önce ufak bir şehir turuna çıktım, ardından da soğuktan donmuş bir halde ev döndüm.
Mutfak masasının üzerinde koca bir koli duruyordu. Kara'ya sordum;

- Aşk, bu ne?
- Bilmiyorum Sol, üzerinde adın yazıyordu ben de ayıp olur diye açmak istemedim.
- Hmmm...

Elime bir ekmek bıçağı alıp, bantları sıyırmaya giriştim.
Kolide üst üste dizilmiş küçük dikdörtgen kutular, tepede de bir zarf duruyordu. Yuu'nun el yazısını hemen tanıdım:

Geçen hafta pastacılık kursumu başarıyla tamamladım! Bunun ve tabii ki bebeğin şerefine de sana pişirdiğim kurabiye ve tartlardan örnekler yolluyorum. Bayatlamasınlar diye kutulara yerleştirdim, umarım hepsi eline dağılmadan ufalanmadan ulaşır. Şimdiden afiyet olsun; Kara damada selamlar! Yuu


Kolideki her pembe kutunun üzerinde, içinde ne olduğuna dair minik etiketler vardı. Kutuları birer birer mutfak tezgahına çıkarırken okumaya devam ediyordum;

Çikolata parçacıklı kurabiye, yulaflı kuru üzümlü kurabiye, fıstıklı kurabiye, bademli biscotti...
- Aşkım kurabiye stoğumuz on numaraa!!
- Aaa bakayım!
- Ooo... İskandinav zencefilli kurabiyesi, vişneli strudel.. E yok artık!


İhtiyar Hilda'nın kayısılı tartını görünce kendimden geçtim sonunda, kutuyu açtığım gibi tıkınmaya başladım!
Yuu! Bi'tanesin, harikasın, ayrıca da aşmışsın!
Teşekkür ederiz :)


Ah bu çocuklar!!!



Ailemizin birbirinden muzur iki üyesi var efendim: Kıvanç ve Ecem.
Biri yemez, biri uyumaz, ikisi de adamı deli eder.
Sadece bu kadar mı?
Hayırrr...
Birbirlerini delirtmek konusunda da bir o kadar ustalar!
İşte, Kıvanç'ın zavallı tavşanı Kayısı'nın (bu adı neden koydu gerçekten bilmiyoruz) Ecem'in eline düştükten sonraki hali!


Bahar Bebeği



Bu sabah iyi uyandım. Elime meyveli yoğurdumu aldığım gibi ilk işim müjdeli haberi kızlara yetiştirmek oldu.
Aslında önce aklıma direkt telefon açmak geldi. Ancak piçliğim tuttu, vazgeçtim, onun yerine başka bir yola başvurdum:)
Dün, anı ölümsüzleştirmek adına (!) mavi çizgimi karelemiştim. Fotoğrafı önce Buse'ye, sonra da Hande'ye yolladım. Henüz sabahın sekiz buçuğuydu, ancak iletildi raporlarının gelmesinin üzerinden beş dakika bile geçmeden telefonum bangırdamaya başladı!

- HIAAAAAAAAAAAAA!!!!!!
- Handee?
- HIAAAAAAAA!!!!!
- Hande, huuu???
- Anaaaammm!!!!
- Hande lan sakinn!!!!

Al işte! Hatunun telefonda Behlül gibi böğürmesi eksikti bi'! Ben de gülme krizine girdim tabii, yarım saat bır bır bır konuştuk. Bir sürü de tembihat aldım tabii, hatta Hande telefonu manidar bir mani ile kapattı: "Ayağını sıcak tut başını serin, yediğine dikkat et düşünme derin!"

Kobe aşkına!

Daha konuşmamız yeni bitmişti ki telefon yeniden başladı. Makinalı tüfek gibi hiç nefes almadan konuşan bilin bakalım kimdi?

- Kızım ne bu yarım saattir arıyorum açmıyorsun habire meşgul, habire meşgul? Kaç gün oldu, nasıl hissediyorsun, bulantın var mı, ama ben biliyordummm, biliyordummm, vallaha da billaha da seziyordummm...

Buse tabii ki!

Dümbeleğe dönen kafamı az biraz toparladıktan sonra dünürümü aradım.

- Züzüü?
- Ooo Bik! Hayrola sabah sabah!?
- Ya ne dicem, bana bir erkek ismi söylesene?
- Aaaa!!! Amannn!!! Hamile misinnn?? Lancelot olsunn!!!!
- Yok hayatım, oldu. Hamileyim, hatta cinsiyeti de öğrendim, isim arıyoruz. Yahu arkadaş it almış, isim koyacağız bulamıyoruz, ondan soruyorum.
- Hııı...

Züzü'nün hayal kırıklığına uğradığı sesinden belliydi.

- Hişşt?
- Efem.
- Hamileyim bee!!
- !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Ve güneş tam tepeye çıkana kadar telefon trafiğim devam etti. Kızların hemen yetiştirdikleri, benim aman başkasından duymasınlar diyerek önden haber verdiklerim. Yetmedi bir de basın! Yahu ağzınızda bakla ıslanmıyor!

- Bikem hanım, istihbarat doğru mu? Hamile misiniz? Bahar bebeği mi olacak?

Evet... Bahar bebeği...
:)


PHOTO CREDIT: TUMBLR