
Ecem ve Kıvanç'ın Moskova'daki ziyaret günleri sona erdi. Ufaklıkları dadıya emanetleyip uçağa bindirir bindirmez önce ufak bir şehir turuna çıktım, ardından da soğuktan donmuş bir halde ev döndüm.
Mutfak masasının üzerinde koca bir koli duruyordu. Kara'ya sordum;
- Aşk, bu ne?
- Bilmiyorum Sol, üzerinde adın yazıyordu ben de ayıp olur diye açmak istemedim.
- Hmmm...
Elime bir ekmek bıçağı alıp, bantları sıyırmaya giriştim.
Kolide üst üste dizilmiş küçük dikdörtgen kutular, tepede de bir zarf duruyordu. Yuu'nun el yazısını hemen tanıdım:
Geçen hafta pastacılık kursumu başarıyla tamamladım! Bunun ve tabii ki bebeğin şerefine de sana pişirdiğim kurabiye ve tartlardan örnekler yolluyorum. Bayatlamasınlar diye kutulara yerleştirdim, umarım hepsi eline dağılmadan ufalanmadan ulaşır. Şimdiden afiyet olsun; Kara damada selamlar! Yuu
Kolideki her pembe kutunun üzerinde, içinde ne olduğuna dair minik etiketler vardı. Kutuları birer birer mutfak tezgahına çıkarırken okumaya devam ediyordum;
Çikolata parçacıklı kurabiye, yulaflı kuru üzümlü kurabiye, fıstıklı kurabiye, bademli biscotti...
- Aşkım kurabiye stoğumuz on numaraa!!
- Aaa bakayım!
- Ooo... İskandinav zencefilli kurabiyesi, vişneli strudel.. E yok artık!
İhtiyar Hilda'nın kayısılı tartını görünce kendimden geçtim sonunda, kutuyu açtığım gibi tıkınmaya başladım!
Yuu! Bi'tanesin, harikasın, ayrıca da aşmışsın!
Teşekkür ederiz :)


