31 Aralık 2009 Perşembe

Hallelujah!

Davetiye mevzuu bitti!
Üstelik 15 dakika içinde!
Gece, Kara'nın bana yazdığı eski mektupları karıştırıyordum. Satırların arasında, bir iç hesaplaşma metnine denk geldim:

Bikem'i sevmek...Hadi açıkla kendine bunu Kara, yapabilir misin? Eroin? Bağımlılık? Tutku? Kırmızı? Çoğalt, çoğalt! Canım çok çekiyor seni; her saat, dakika, saniye...


Aşkım depreşti, telefona sarıldım.

- Sevgilim?
- Solnuşka'm?
-
Kara'yı sevmek...Hadi Bikem, tanımla bu tutkuyu kendine. Adrenalin? Bağımlılık? Korumacılık? Siyah? Her hareketine mıknatıs gibi çekiliyorum...
- Aha! Hayrola yahu?
- İlham sadece...
- Bi' yerlerden tanıdık geliyor sanki:)
- Değil mi?
- O zaman?
- Davetiye?
- Süper!

İşte, bize rahat uyku yüzü göstermeyen metin böyle ortaya çıktı. Ertesi gün de ilk işim gidip şablon seçip basım siparişi vermek oldu. Bunlar, baskıdan ilk örnekler:










PHOTO CREDIT: PAPERY AND CAKERY


29 Aralık 2009 Salı

Tesadüf

Bu aralar nedense kimin bloguna göz atsam bir kahve kokusu alıyorum.
Gariptir, herkes sabah uyanıyor ve yüzünü bile yıkamadan kendini kahve içmek üzere mutfağa atıyor.
Ve yine gariptir ki herkes sade içiyor.
Süt? Krema? Az biraz şeker?
Nedense herkeste bir "hayatın acı yanlarını kahvenin acısı ile bağdaştırma" metaforu var. "Hayatı kahve gibi zevkle içer geçerim" hesabı.
Cidden garip.

Herkeste bir kısa metrajlı Fransız filmi havası var.
Tesadüf herhalde.

PHOTO CREDIT: DEVIANTART ~ romanQa


itiraf ediyorum, gördüm mü dayanamıyorum!!!


28 Aralık 2009 Pazartesi

İnsan Doğası ve Kedi Sorunsalı

Bitmek bilmeyen koşuşturmacadan dili bir karış dışarı çıkan ben; bulduğum ilk fırsatı pek sevdiğim bir yapımcı arkadaşımla kahve içerek değerlendirdim. Muhabbet ilerledikçe laf, çalışmanın insan doğasına aykırılığına geldi:

- Gözünü seveyim Bikem, bak bu ne bu? Deri. Cilt. Yaşayan bir cildimiz var bizim ve bu çılgın tempo yüzünden gün oluyor güneşi göremiyoruz yahu!

Haklıydı. Stüdyo, prova, kayıt, konser, kalan zamanda da yorgunluktan şişen ayaklarımızı kimbilir hangi şehrin hangi otelinin hangi süitinde dinlendirme çabası... Buse diyor hep; para var huzur yok diye, işte o hesap. En son ne zaman oldu kendimizi Bebek sahiline atıp güneşe yayıldığımız, kahve-sigara keyfi yaptığımız? Ya da ayağımızdan yollar, sırtımızdan seyahat çantaları eksik olmazken gittiğimiz şehirlerde öz benliğimizi mutlu edecek birşeylere el attığımız? Git, Vilnius sokaklarında o şahane mimariyi karele, ne kadar zamanını alır? Ya da git Paris'te Jardin du Luxembourg'a iki dakika nefes al..

Yemin ediyorum, artık yol kenarında avuç içi kadar çimenlik bir alan bulup güneşe yayılan kedilere özeniyorum. Bir kedi bile olamadık şu dünyada!
Gel şimdi işin yoksa, tekrardan provaya gir...
Biraz mola istiyorum.
Kara'mla kendimi Seattle'a atmak istiyorum.
Yollarda kafama göre deli gibi direksiyon sallamak, hatta işi azıtıp yamaç dalışı filan yapmak istiyorum.
Yahu, çok mu şey istiyorum?

Bir "to-do-list" çıkartmak lazım azizim. Acilen lazım.


je ne veux pas travailler
je ne veux pas déjeuner
je veux seulement l'oublier
et puis je fume




PHOTO CREDIT: GOOGLE IMAGES


27 Aralık 2009 Pazar

1. Geleneksel Uluslararası Haftasonu Kaçamağı!


Dün gece Saraybosna'ya vardığımızda saat epey ilerlemişti. Gece boyunca bir türlü uyuyamadım, yatakta dolma gibi bir sağa bir sola dönenip durdum. En sonunda dayanamadım, kalkıp Ayşegül'e bir not yazdım ve kardeşlerini emanetledim. Sonra, birkaç saatlik İstanbul kaçamağı için havalimanına doğru yola koyuldum.

Jetim İstanbul'a ayak basar basmaz, Kara'mı yanımda buldum. Anlaşılan güvenlikmiş, denetimmiş dinlemeden, zannımca biraz da (!) nüfuzunu konuşturarak tüm barikatları, kontuarları aşmış, koştur koştur beni karşılamaya gelmişti. Sevgilimin saçlar hafif uzamışş, mis gibi traşını olmuşş, deri ceketini üzerine geçirmişş.. Baktıkça dilimi kaç kere ısırayım, elimi hangi tahtalara vurayım yeminle şaşırıyorum!

Pasaport geçişimizi kısadan hallettikten sonra gümüş rengi Volvo'muza atlayıp kendimizi doğruca İstanbul sokaklarına attık. Kobe aşkına, bu şehri, bu renkleri ve herşeyden önemlisi bu adamı ne kadar özlemişim!? Günümüzü dolu dolu geçirdik...

Akşam üzeri, konserime yetişmek üzere tekrardan havalimanına dönerken, benimkisi yine bir kutuyla çıkageldi. Sahi, bana almadığı ne kalmıştı ki?

- Hayrola?
- Al bak bakalım beğenecek misin?

Nil yeşili saten kutunun kurdelesini paralarcasına açtım. Su damlası şeklindeki elmas küpelerin pırıltısı gözümü aldı. Muzip gözlerle tepkimi inceleyen Kara, şaşkınlığım karşısında kahkahayı koyverdi:

- Ne bakıyorsun şaşkın? Bu sefer ne Buse'ye ne de Hande'ye yakalanmadım n'aberrr!!??? Gayet tedbirliydim.
- Şımarıyorum ama bak!
- Daha ne kadar şımarabilirsin ki? Sen zaten dünyanın en şımarık, en arsız kedisisin Solnuşka'm!

Ah ulan... Nasıl bırakıp da dönersin ki şimdi başka memlekete?
Bu kaçamakları sıklaştırsam iyi olacak!