25 Kasım 2010 Perşembe

Family Tree





Click for larger view!:)

24 Kasım 2010 Çarşamba

Hüsran ve Sevinç Birarada!

Dün gece mezarlığa girmemizle çıkmamız bir oldu. Dakika bir gol bir Doğu tırmalandı, ben ısırıldım, böylece kendimizi dışarı dar attık. Hiçbir zombiden korkmadığımızı kanıtlamak da maalesef gelecek yıla kaldı.

Tam süklüm püklüm, zombilere lanet okuya okuya otele yürüyorduk ki, Doğu'nun telefonu çaldı. Meğerse Gece doğuma girmiş! Hemen otele koşturup üzerimizi değiştirdik. Sonra ver elini The Heart Foundation Hastanesi.

Gece'nin eşi -gerçi kendisiyle daha tanışamadık ama- Stockholm'deydi. Velhasıl sabaha kadar doğumhane kapısı önünde, koltuk tepesinde dikildik ki Deniz bey teşrif edecek diye. Öğlen saatlerine doğru hafifff bir içimiz geçmişti ki, hemşirenin müjdesiyle kendimize geldik.

- Hepimize geçmiş olsun! Annenin de bebeğin de durumu son derece iyi!

Aileden olmadığımız için paldır küldür içeri dalamadık tabii, bizimkilerin yukarıya odaya alınmasını bekledik. Gece'nin yüzü heyecandan ışıldıyordu, ben de Bal'ı kucağıma aldığım o günü hatırladım.



Deniz dünya sevimlisi bir bebek ve Gece'ye çok benziyor. Hoş, babasına da benziyor olabilir ama henüz bu konuda bir yorum getiremeyeceğim:) Şimdi Doğu haldır haldır Türker'e ulaşmaya çalışıyor, biz de minik çaplı bir isim partisi için doğrudan eve geçiyoruz.

Ne diyelim?

Hoşgeldin bebek!

Crypt

- Elimi tut.
- Ay tüylerim diken diken oldu!
- Korkuyor musun?
- Ne münasebet! Sadece gerginim.
- E o çene takırdaması sesi nereden geliyor?

* kafalar döner*

- ONAT!!!!!!

23 Kasım 2010 Salı

The foulest stench is in the air, the funk of forty thousand years!


Thriller - Music Video

Avdan son durum raporu...

An itibariyle Doğu, Onat, Pam ve ben Londra'ya doğru uçuşa geçtik.
Kocam kafayı yemiş durumda. Hepimizin mühimmatını tek tek kontrol ediyor, tılsımlarımız boynumuzda mı bakıyor, sürekli saat hesabı yapıyor: "Şimdii.. 23.30 sularında mezarlık kapısında olursak, hepimizin zamanı gelince bir dakika içinde girişe hücum etmesi gerek..."

Mübarek, sanki zombilerden korkmadığımızı kanıtlamak için değil de katliam yapmaya gidiyoruz!

Bana göre hava hoş. Ben geçen sene iki bin küsürüncü zombimi hakladım, ellerimi kan ve beyin artıklarından temizledim. Artık karanlıkta elimde tüfek, sırtımı duvara verip köşe başından düşman gözetleme faslım bitti. Hakeza Doğu da aynı şekilde, ama gene de "Yanımızda mutlaka tüfek olsun, maazallah" diye tutturdu. Biz karı koca her ne kadar daha relaks olsak da (tamam sadece kendi adıma konuşayım Doğu hiç de relaks değil!) Pam ve Onat'ın daha katedecek çok yolu var.

Neyse!
Londra'ya indikten sonra otele yerleşmece, yemek, az biraz uyku ve gecenin gelişini gözleme... "Otele yerleşme" diyorum, aman yanlış anlaşılmasın, yanımızda bırak valizi, çanta bile yok! Hepimizin üzerinde birer tişört, birer şort salınaaaa salına geziyoruz.
Benim topukluları saymazsak!



- Bikem bu ne şimdi yani?
- Bildiğin topuklu ayakkabı.
- Nasıl yürüyeceksin sen bununla içeride?
- Yahu yürürüm yürümem. Düz ayakkabıyla rahat edemiyorum, bilmiyorsun sanki. Geçen gün sahnede bileğimi kırıyordum babetlerle.
- Sonra bana "Hayatım ayaklarım gitti, şu tüfeği az sen tutsana" filan deme de.
- İddiasına var mısın?
- Peh!
- Ne?
- Kaybedeceğimi bile bile neden iddiaya gireyim?
- E madem kaybedeceğini biliyorsun neden bıdı bıdı ediyorsun?
- Stresten çeneme vurdu... *surat sallandır*
- Kıyamammm!!!! *öp*