An itibariyle Doğu, Onat, Pam ve ben Londra'ya doğru uçuşa geçtik.
Kocam kafayı yemiş durumda. Hepimizin mühimmatını tek tek kontrol ediyor, tılsımlarımız boynumuzda mı bakıyor, sürekli saat hesabı yapıyor: "Şimdii.. 23.30 sularında mezarlık kapısında olursak, hepimizin zamanı gelince bir dakika içinde girişe hücum etmesi gerek..."
Mübarek, sanki zombilerden korkmadığımızı kanıtlamak için değil de katliam yapmaya gidiyoruz!
Bana göre hava hoş. Ben geçen sene iki bin küsürüncü zombimi hakladım, ellerimi kan ve beyin artıklarından temizledim. Artık karanlıkta elimde tüfek, sırtımı duvara verip köşe başından düşman gözetleme faslım bitti. Hakeza Doğu da aynı şekilde, ama gene de "Yanımızda mutlaka tüfek olsun, maazallah" diye tutturdu. Biz karı koca her ne kadar daha relaks olsak da (tamam sadece kendi adıma konuşayım Doğu hiç de relaks değil!) Pam ve Onat'ın daha katedecek çok yolu var.
Neyse!
Londra'ya indikten sonra otele yerleşmece, yemek, az biraz uyku ve gecenin gelişini gözleme... "Otele yerleşme" diyorum, aman yanlış anlaşılmasın, yanımızda bırak valizi, çanta bile yok! Hepimizin üzerinde birer tişört, birer şort salınaaaa salına geziyoruz.
Benim topukluları saymazsak!

- Bikem bu ne şimdi yani?
- Bildiğin topuklu ayakkabı.
- Nasıl yürüyeceksin sen bununla içeride?
- Yahu yürürüm yürümem. Düz ayakkabıyla rahat edemiyorum, bilmiyorsun sanki. Geçen gün sahnede bileğimi kırıyordum babetlerle.
- Sonra bana "Hayatım ayaklarım gitti, şu tüfeği az sen tutsana" filan deme de.
- İddiasına var mısın?
- Peh!
- Ne?
- Kaybedeceğimi bile bile neden iddiaya gireyim?
- E madem kaybedeceğini biliyorsun neden bıdı bıdı ediyorsun?
- Stresten çeneme vurdu... *surat sallandır*
- Kıyamammm!!!! *öp*