3 Ağustos 2010 Salı

Asi Vintage!

İtiraf etmem lazım ki Ayşegül'ün böyle kaliteli bir moda zevki olduğunu bilmiyordum.
Düğün alışverişine çıktık, ben zannediyorum ki Ayşegül ne kadar uçuk kaçık şey varsa ona el atacak. O da sanıyormuş ki ben ne kadar telli tüllü dantelli şey varsa önüne süreceğim! Ne alakam olur ya! Ama kızım diye söylemiyorum, herşeyi mükemmel dengeledi.
Tamam, itiraf ediyorum başta boyu dizin hemen altında biten Vivienne Westwood gelinliği görünce biraz dudak büktüm. Yani tamam, ben bütün kendi düğünlerimde gümüşten bronza olabilecek en cafcaflı gelinlik renklerini kullandım ama kızım söz konusu olunca birde tutuculaştım sanki... Gözümün önünden beyazlar, incili taçlar filan geçiyor... Ama kızım da benim geleneksel yönümü hiç kırmadı Kobe için!
Sonuç olarak elimizde altın tonlarında büstiyerli, kısa kesim bir gelinlik-kokteyl giysisi, varaklı incili bir taç, saten Jimmy Choo -Paris, kulakların çınlasın!- ayakkabılar, antika takılar ve göz kamaştırıcı güzellikte bir gelin adayı var!
Tek bir sorun kaldı o da beyaz çikolatalı cupcakelerin dış kağıdının rengi.
Amann.. En büyük derdimiz de o olsun!

2 Ağustos 2010 Pazartesi

AİLE İÇİ ŞİDDET!


Şafak- Ağzının ortasına çakacam ama ha!!!! Rahat dur!
Deniz- !???

Düğün mevsimi açıldı!

Ortalık karışık, ayarlanması gereken zibilyon tane tören var ve ben kendimi düğün planlamacısı gibi hissediyorum. O yüzden bu sefer kendiminki de dahil olmak üzere tüm organizasyonlardan çekildim, katılımcı sıfatının tadını çıkarıyorum.

Önümüzdeki ilk düğün Ayşegül'ün. Ayarlamaların hepsiyle bizzat Ryan ilgileniyor. Ha, tabii ki kızımın giysi seçmesine yardımcı olacağım ama o kadar yani. Kız tarafı olarak kurum kurum kurulmak benim de hakkım canımmm!!!

İkinci düğün benim ve Pınar'ınki. Artık öyle bir noktaya geldik ki, yüzükleri takalım bitsin durumu oldu. Muhtemelen sade bir nikah, şırakkadanak basılan imzalar ve romantik bir akşam yemeği modunda takılacağız. Ondan sonra da muhtemelen Ezerhan ile bir durum olacak. Ama o konuda da henüz birşey netleştirmedim. Zaten birbirimizi onbeş senedir tanıyoruz, abartmanın alemi yok.

Üçüncü, yok pardon dördüncü atraksiyon Deniz ve Bikem'e ait. Onlar henüz bir tarih kararlaştırmadılar, nişanlılık döneminin tadını çıkarıyorlar. Ama eminim yakından adaşım, gelinim, hamarat bülbülüm önüme düğün planını koca bir dosya halinde koyar!

Sonra mı?
Valla bilmiyorum.
Ne dersin Buse, beşinci gelir mi?

RIP

Kâdi'yi kaybettik.
Gidişatın bu olduğunu biliyorduk elbet, kendimizi de alıştırdık zannediyorduk ama pek de öyle olmuyor işte. Özellikle ve özellikle Buse için.

Şimdi bana "Ne egoist kadınsın lan bu durumda bile kendine paye çıkarıyorsun!" diyebilirsiniz ama, aslında Buse'ye ölesiye imreniyorum.

En büyük oğlu Alain şu an 16 yaşında. Kâdi'yle de 17 yıl evli kaldılar. Tam da ölüm ayırana dek. Ölüm girmeseydi araya, o 17 yıl daha katlanırdı da katlanırdı. Şimdi Buse, artık bu fani topraklarda ayak sesleri duyulmayan kocasının yüzüğü parmağında, yanında en sevdiğinden dünyaya getirdiği çocukları, "ailesi"yle dayanmaya çalışıyor. Büyük şansların kayıpları, acıları da büyük oluyor. Ama dolu dolu 17 sene, her günü her dakikası mutluluk, her kavga sonrası sarılıp öpüşme ile geçti.

Ben?
Hiçlik.
Buse diyor ki, ben tavşan gibi doğurmaktan başka hayatında bir halt elde edemeyen o vasıfsız kadınlardan olmamışım. Sadece ilişkilerimde berbatmışım. Mükemmel tespit. Keşke ardımda bıraktığım kimseyi iplemeden yoluna içi rahat devam eden, özgürlüğüne düşkün, kavgacı,inatçı, hırslı ben şu an kocasının yasını tutan Buse'nin yerinde olabilseydim.

En azından şu bin küsür günün gerçekten bir anlamı olurdu.
Bir hayat başından sonuna paylaşılmış olurdu.
Ardından gözyaşı, minnet, özlem ve aşkla anabileceğim biri olurdu.
Oysa ben kafamı gözümü yara yara öğrendim ki kimse buna değmez.
Daha doğrusu öyle sanıyordum.
Ama bu gece gördüm ki gerçekten değen adamlar varmış, onlar da zamansız gidiyormuş.

Elveda enişte.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Sen misin Londra'ya giden?

Sen misin sevgilini bir başına bırakan, kafasına estiği gibi kendini patikalara atan, zombilerden korkmuyorum diye nara atan?
Kobe böyle çarpar işte!

Efendimm..

Ben dün konseri monseri ektim, son derece ani bir kararla Londra'ya jet biletimi kestirdim. Maksat zombi avlamak değildi tabii, hiçbir dirilen ölüden korkmadığımı tüm dünyaya kanıtlamaktı. Eee, gelmişim 35 yaşına -çaktırmayın- bu saatten sonra zombi görünce korkup kaçacak değilim ya? Bir nişanem olsun, takayım göğsüme, küçükken izcilik yaptığım günlere döneyim, övüneyim istedim.

Velhasıl tüfeğimi testeremi aldım, Pınar'a nerede olduğumu bildiren bir mesaj çekip mezarlık kapısına dayandım.


Giriş nasıl kalabalık, nasıl ağır kokuyor anlatamam! Üstü başı tırmık, ısırık içinde kalan avcılar kendilerini kapıdan dışarı zor atıyordu. Milleti ittire kaktıra içeri girdim, terden, kandan ve şu an tam adını getirip de mide kaldırmak istemeyeceğim bilimum zombi ifrazatından kayganlaşan basamaklardan ağır ağır inerek gömü alanlarının olduğu noktaya geldim. Mermerden oyulma lahitlerin tam ortasında yükselen dev bir dikilitaşın etrafında yaklaşık elli kişilik bir grup toplanmıştı.


Ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk, nasıl davranmamız gerektiğini de. Sanki kokumuzu almış gibi labirentin içinde "sağ" kalan ne kadar zombi varsa üzerimize yürüyordu. Ve o sırada, aramızdan bazılarının her nasılsa zombiler tarafından saldırıya uğramadıklarını farkettik. Sanki gizli, görünmez bir kalkan vardı, bu kokuşuk şeyler onları görmüyordu bile! İşte o zaman hiçbir şansımız kalmadığını anladık.

Ben yine de işi inada bindirmiştim. Cephanem bitti, tüfeğim kırıldı. Arkadaşlar yardım etti iki üç testere buldum, onlar da bir süre sonra elimde paralandı. Şimdi rahmetli dedemin askerlik anılarından bir kuple aktarır gibi olacak ama, cidden çatışma saatlerce sürdü ve sayısı neredeyse üç yüzü aşan zombiyi parça parça ettim.

Yorgundum, sayısız kez ısırılmış, yüzlerce kere tırmalanmıştım. Üstüm başım paramparçaydı, ama dediğim gibi iş iyiden iyiye inada binmişti, ardımdaki arkadaşlarımı da zombilere yem etmeye hiç niyetim yoktu. Yine de Pınar'ımı özlemiştim, canım acıyordu ve etrafım yavaş yavaş kuşatılıyordu.

Sessizce köşeye çekildim, elimde silah kalmamıştı, sadece gizlenmek ve varlığımı biraz olsun dinlenene kadar zombilere unutturmak istiyordum..
İşte o esnada içim geçmiş.
Ne kadar uyudum bilmiyorum, belki göz açıp kapayıncaya kadar, belki beş dakika, belki daha uzun. Ama gözlerimi açtığım zaman artık labirentin içinde değildim. Sanırım halime acıyan patika, beni dışarı atmıştı.

Üstümü başımı güç bela toparlayıp seke seke otelime geldim.
Telefonumda Pınar'dan mesaj vardı, "Sen delirdin mi? Ölüp kalacaksın oralardaa!!! Zombilerle işin neee!!!"... Ağzımı açacak halim yoktu. Yüzüm isten simsiyahtı, saçlarımın arasında örümcek ağları ve kan vardı. Önce beni zombi virüsünden kurtarması için bir doktor buldum, sonra duş, sonra pansuman, sonra kesiklerimin sızısını dindirmesi için ağrı kesici... Ve yatak!
Uçağımın saati gelene kadar deli gibi uyumuşum, telefonun alarmının çaldığını bile zar zor duydum.


Sonuç itibariyle sevgilim bana kızgın, yorgunum, bir konserimi kaçırdım ve şimdi bir konsere daha yetişmem lazım. Ama itiraf ediyorum, kendim kaşındım. Pişman mıyım? Bilmiyorum. Tek bildiğim, göğsüme bir madalya takılmasa da cümle aleme zombilerden korkmadığımı göstermiş oldum.
Ha...
Bir de unutmadan, kollarım feci kas yaptı!