Sen misin sevgilini bir başına bırakan, kafasına estiği gibi kendini patikalara atan, zombilerden korkmuyorum diye nara atan?
Kobe böyle çarpar işte!
Efendimm..
Ben dün konseri monseri ektim, son derece ani bir kararla Londra'ya jet biletimi kestirdim. Maksat zombi avlamak değildi tabii, hiçbir dirilen ölüden korkmadığımı tüm dünyaya kanıtlamaktı. Eee, gelmişim 35 yaşına -çaktırmayın- bu saatten sonra zombi görünce korkup kaçacak değilim ya? Bir nişanem olsun, takayım göğsüme, küçükken izcilik yaptığım günlere döneyim, övüneyim istedim.
Velhasıl tüfeğimi testeremi aldım, Pınar'a nerede olduğumu bildiren bir mesaj çekip mezarlık kapısına dayandım.

Giriş nasıl kalabalık, nasıl ağır kokuyor anlatamam! Üstü başı tırmık, ısırık içinde kalan avcılar kendilerini kapıdan dışarı zor atıyordu. Milleti ittire kaktıra içeri girdim, terden, kandan ve şu an tam adını getirip de mide kaldırmak istemeyeceğim bilimum zombi ifrazatından kayganlaşan basamaklardan ağır ağır inerek gömü alanlarının olduğu noktaya geldim. Mermerden oyulma lahitlerin tam ortasında yükselen dev bir dikilitaşın etrafında yaklaşık elli kişilik bir grup toplanmıştı.

Ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk, nasıl davranmamız gerektiğini de. Sanki kokumuzu almış gibi labirentin içinde "sağ" kalan ne kadar zombi varsa üzerimize yürüyordu. Ve o sırada, aramızdan bazılarının her nasılsa zombiler tarafından saldırıya uğramadıklarını farkettik. Sanki gizli, görünmez bir kalkan vardı, bu kokuşuk şeyler onları görmüyordu bile! İşte o zaman hiçbir şansımız kalmadığını anladık.
Ben yine de işi inada bindirmiştim. Cephanem bitti, tüfeğim kırıldı. Arkadaşlar yardım etti iki üç testere buldum, onlar da bir süre sonra elimde paralandı. Şimdi rahmetli dedemin askerlik anılarından bir kuple aktarır gibi olacak ama, cidden çatışma saatlerce sürdü ve sayısı neredeyse üç yüzü aşan zombiyi parça parça ettim.
Yorgundum, sayısız kez ısırılmış, yüzlerce kere tırmalanmıştım. Üstüm başım paramparçaydı, ama dediğim gibi iş iyiden iyiye inada binmişti, ardımdaki arkadaşlarımı da zombilere yem etmeye hiç niyetim yoktu. Yine de Pınar'ımı özlemiştim, canım acıyordu ve etrafım yavaş yavaş kuşatılıyordu.
Sessizce köşeye çekildim, elimde silah kalmamıştı, sadece gizlenmek ve varlığımı biraz olsun dinlenene kadar zombilere unutturmak istiyordum..
İşte o esnada içim geçmiş.
Ne kadar uyudum bilmiyorum, belki göz açıp kapayıncaya kadar, belki beş dakika, belki daha uzun. Ama gözlerimi açtığım zaman artık labirentin içinde değildim. Sanırım halime acıyan patika, beni dışarı atmıştı.
Üstümü başımı güç bela toparlayıp seke seke otelime geldim.
Telefonumda Pınar'dan mesaj vardı, "Sen delirdin mi? Ölüp kalacaksın oralardaa!!! Zombilerle işin neee!!!"... Ağzımı açacak halim yoktu. Yüzüm isten simsiyahtı, saçlarımın arasında örümcek ağları ve kan vardı. Önce beni zombi virüsünden kurtarması için bir doktor buldum, sonra duş, sonra pansuman, sonra kesiklerimin sızısını dindirmesi için ağrı kesici... Ve yatak!
Uçağımın saati gelene kadar deli gibi uyumuşum, telefonun alarmının çaldığını bile zar zor duydum.

Sonuç itibariyle sevgilim bana kızgın, yorgunum, bir konserimi kaçırdım ve şimdi bir konsere daha yetişmem lazım. Ama itiraf ediyorum, kendim kaşındım. Pişman mıyım? Bilmiyorum. Tek bildiğim, göğsüme bir madalya takılmasa da cümle aleme zombilerden korkmadığımı göstermiş oldum.
Ha...
Bir de unutmadan, kollarım feci kas yaptı!