2 Ağustos 2010 Pazartesi

RIP

Kâdi'yi kaybettik.
Gidişatın bu olduğunu biliyorduk elbet, kendimizi de alıştırdık zannediyorduk ama pek de öyle olmuyor işte. Özellikle ve özellikle Buse için.

Şimdi bana "Ne egoist kadınsın lan bu durumda bile kendine paye çıkarıyorsun!" diyebilirsiniz ama, aslında Buse'ye ölesiye imreniyorum.

En büyük oğlu Alain şu an 16 yaşında. Kâdi'yle de 17 yıl evli kaldılar. Tam da ölüm ayırana dek. Ölüm girmeseydi araya, o 17 yıl daha katlanırdı da katlanırdı. Şimdi Buse, artık bu fani topraklarda ayak sesleri duyulmayan kocasının yüzüğü parmağında, yanında en sevdiğinden dünyaya getirdiği çocukları, "ailesi"yle dayanmaya çalışıyor. Büyük şansların kayıpları, acıları da büyük oluyor. Ama dolu dolu 17 sene, her günü her dakikası mutluluk, her kavga sonrası sarılıp öpüşme ile geçti.

Ben?
Hiçlik.
Buse diyor ki, ben tavşan gibi doğurmaktan başka hayatında bir halt elde edemeyen o vasıfsız kadınlardan olmamışım. Sadece ilişkilerimde berbatmışım. Mükemmel tespit. Keşke ardımda bıraktığım kimseyi iplemeden yoluna içi rahat devam eden, özgürlüğüne düşkün, kavgacı,inatçı, hırslı ben şu an kocasının yasını tutan Buse'nin yerinde olabilseydim.

En azından şu bin küsür günün gerçekten bir anlamı olurdu.
Bir hayat başından sonuna paylaşılmış olurdu.
Ardından gözyaşı, minnet, özlem ve aşkla anabileceğim biri olurdu.
Oysa ben kafamı gözümü yara yara öğrendim ki kimse buna değmez.
Daha doğrusu öyle sanıyordum.
Ama bu gece gördüm ki gerçekten değen adamlar varmış, onlar da zamansız gidiyormuş.

Elveda enişte.