Geçen gece yârimin hasret dolu sesini duyunca dayanamadım, kendimi yine havaalanında buldum. Ayağıma geçirdim kotumu, çantamın içine pasaporttu biletti birkaç gerekli eşyayı doldurup fırladım otelden.
Memlekete vardığımda benimkisi gene kontuarları aşmış bekliyordu. Kucaklaştık, bize gülümseyerek bakan kalabalığa aldırış etmeden birbirimize kenetlendik kaldık. Elimden tuttu, beni şöyle bir kendi etrafımda döndürdü. Hemen sordum:
- Nereye gidiyoruz?
- Otelde yer ayırttım, önce bir yemek yer, sonra odamıza çıkarız.
- Neden eve gitmiyoruz?
- Eee...
- Karaaa?
- Efendim aşkım?
- Eve gidiyoruz önce.
- Ama...
- Aması maması yok hayatım, sende bazı eşyalarım kalmış hem, lazım onlar, yanıma almam lazım.
- Eh...Peki.
Arabaya atlayıp Cihangir'in yolunu tuttuk. Yüksek tavanlı apartmana girdiğimizde Kara halen tedirgindi. Gönülsüz gönülsüz dairenin kapısını açtı.
Girmemle çığlığı basmam bir oldu!
- Bu ne hal!!???
Melvin çocuğunu kaybetse bulamazdı! Yerdeki kilim kaymış, mutfakta kirli tabaklar, küllükler ağzına bir dolu, yatak açık, avizenin tepesinden çorap sallanıyor!
- Sevgilim n'aptın sen yaa??? Offf....
- Aşkım valla bak ders mers derken eve neredeyse hiç uğrayamıyorum.
- Gene çok sigara içmişsin!
Suçlu çocuklar gibi dikilen müstakbel zevcime şöyle bir baktım.
- Yarından tezi yok gündelikçiyi çağırıyorsun, buralar toparlanıyor. Evlendiğimizde de böyle dağınıklık istemem bilesin. Haftaya kontrol edeceğim bak ona göre.
- Peki.
- Hadi bükme dudağını. Karnım acıktı hem!
Eh beyefendi! Haftaya görüşeceğiz. Toz zerresi bulursam bittin sen!


